Kayıtlar

Mayıs, 2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

çıkış

giderken peşimde götürdüm çıkış tabelasını ışıklı kırmızı hala sıcak yakar elvedaları yanaklara kondurulan ilk yumuşak dudakları binanın işaretsiz üç ana çıkışı sadece alışkanlıktan gitmek isteyenlerin ışıksız manasında çıkışların isimlerini götürdüm arkamda

şiddetli servis edilişler - mutfak

yine sevdiğinin hayallerini doğruyor ekmek bıçağıyla duyuyorum, iki kat altımda daha pişmeden bayıltıyor bu yemeğin kokusu beni üretilmiş en gürültülü tencere ve en gazla çalışan adam sanki  kelimeler kıvamsız küfürler yıkıyor yüzleri  tüm giderlerden fazla tutar bu kavganın kirası hac iz getirecek kadar akarken kadının gözyaşları hiçbir vedayı da yüreği yemez  oturur sönmesini izlerler yanık fırın kağıtlarının hangi aşk  hangi aptallık bu  hep parçalanır mutfaklarda  iki mum ardında oturup afiyetle yenir en son gözlerin sessiz kavgası devam ederken

si bemol minör

sabun köpüğüyle derdi vardı herkesin her gün kendimi çitilerken is kokusu çıksın diye çok geç sonsuzluk kadar geçti kabartmalı hatıralar hataydı dokunduklarım altı boş merdivenlerde tıngırdayan bilinçli ihmaller senfonisi kalbim iç yerinden ve hiç yerinden kırıldı on üçüncü kez şans, kulaklarda korkunç bir tınısı olan ahttı alışmak başa bela  bileklerin köprüsünden geçmek  en büyük bela  arşeler damarlarımda kreşendolar rutubetli depoda yankılanan asalak bir sancı sanki intihar etmek istiyorum ama allah'tan korkuyorum, diye

haliç in chains

kendimi atmaya gittim köprüye ilk adımımda paçavralardan bir çocuk uçuyordu trabzanlardan benim yerime şehre yabancıların deniz sandığı gözlere bakarak dinledim kendini zincirlere vuran alice'i titrerken altımda asfalttan bozma yüreğim ürperdi vapur düdükleri kadar pes nefret ettiklerimi sevdim sevdiklerimi sildim martısız gökyüzünde sessizlik kulaklarla duyulabilen bir şeydi dönüş yolum dönmemek üzere sapkın inançlar kadar mahçuptu raylar oltalar ve fotoğraf makinelerinin savaşı gibi seyirlik bazen silsek ya şehri görünen tüm uçlarından silsek sarı süpürgelerle

gök

söyle astro ana ne var göğün çıkamadığım boşluğunda? olmasa gözüm aşağıda bu kadar sevmemezlik dolmasa içime koç burcu olmak için fazla nefret dolu değil miyim kendime? gökyüzü, hilal ve hilalin boynuzu yere bakan yüzü, göğe bakan değil hilalin boynuzu, koçunki değil ayın sancısında dolamadan kehanetler paris'in mavi kubbesinde ağıt karnı şişik kediler ay tuzları ve ilhan irem'ler

kaktüs

bile isteye bir kaktüse sarıldım dışını herkes, içini bir ben bilirim diye keskin kelimelerinin ardından özünü hissedebileceğim yer neresiyse o yanından sarıldım ellerimin halini bir ben bilirim yine kalp taşırım ellerde çizikler taşırım kesiklerin izlerini eşerim topraktan her haliyle biraz benlik var, kesip içsem tadında benden uzak dur masalları, çöllerin susuzluğunda ben ona yine sarılırım konuşan birileri var bakan birileri var sahiden ardında kaktüslere yazdım en sarı serabın yazı

enfeksiyon

yine sıcaktan hasta oldum havasızlıktan grip oldum bu dünyaya toz yuttum sahaflarda olmayacak kadar damar yolundan hastalıklar son hızda rh'lar, rehalar belgelere damgalar kanlar ve pıhtılar paslı şırıngalardan sızar sızar

ayrım

odaları ayırdık ev boşuna mı üç artı bir bolluk laçkalaştırdı bizi çıkarttık hamam böceğinin canını kalebodurda zaten artık yüzyüze de bakmıyoruz dokunmuyoruz ki yaklaşsak buz yakacak odaları da ayırdık yeni dünyasız duvarlarımız var izole en büyük hediye ne güzel kaydı yapılır hayaller yıldızının değil meteorun kayıp çarpışı gezegene
hem miyop hem hipermetropken bu kadar gözüme batman hangi kraliyetin oyunu

erkeklik savaşları

en dişiyken de biraz maskülendi yüz hatlarım narinliğe özendim otuz altı buçuk numara ince topuklu kırmızı ayakkabı giyen kadınlara annem de onlardandı bana raflarda ayakkabılar babam gibi gözükürdü babamın blazer ceketleri geniş omuzları ilkokulda bileğimin gücü de yendi onları hırsım da o paçavra poşetlerden taşan kitapları hep kendim taşıdım katlara herhalde zayıf olmadığımdan hiç cüssece laflarım da erkekleşti duruşum da teyzem eteğinle düzgün otur derdi üç yaşımda beş yaşımda yine kaldı üzerimde bu cinsi söylemler bu erkekçe bakış oysa erkekçe sadece bir erkek dergiydi şimdi sahaflara düşen

dediler de inansam mı

sen kimseyi sevemezsin demiş olmaları tesadüf müdür hep pay mı çıkartsam yoksa pay mı bıraksam belki bir gün büyürüm diye filmler bile tekrar çekiliyor seneler sonra niye olmasın hep aynı aynaya mı çarpacağım olmasın mı biraz pembe kandırıkçı hülyalar bence olsun sonuçta buradan bakınca hala insanız gibi gözüküyor

kıl tüy meselesi

başımın üzerindekiyle derdim yoktu ama zor alınırdı içindekini düzeltmek için ustalık belgesi saç oyunlarında denemediğim yöntem kalmadı dertleri örtenini bulamadılar bir yalan cefalar sefalar kızıl cilalar makas izleri damarlarda ütü izleri deste deste varyasyonlar milimetrik obsesyonlar uzar uzar deriden sarkar kökleri gömülür ama içe değmez ne biçim ağaç mısın dalın göğe kökün dünyanın merkezine merkez yanar merkez kaçar evim merkezdedir dostlarım bilir dertlerimin saçakları beş mahalle sarar

imha-lathane

ıssız dertlerden kurtulmak için  ıssız yerlere hayrola kaybolsak ya. bu üzerinde taşıdığın izli kıyafet hiçbir zaman üzerinden çıkartıp atamayacağın derine derinde en çürümüş kinine... son bestesi uyuyan kızı içinmiş daha doğmamış pleaanta sarhoşu kızı çağırır imkansızı dünyanın çirkinliğine rağmen onu yetiştirme tutkusu çalınmayacak hepsi alkışsız kaldı ak sütsüz aktı seyircisizlikten oyunu iptal ettik seyirzlikten şehri askıya alın  silahını çizen ressamlar ve silahını yazan şairler için periler gelecek gökyüzü ondan kadife lacivert en çok moru severdi diye kırmızıya karışacak her zaman siyaha daha yakın böyle afillisin ya ağlarım dertli insizin ipsizin biri.

bekleme odağı

aylarca başında beklediğim çiçek sen gittikten sonra açtı ne olur? mevsimler ve olgunluklar daha anlamsız ya görmek istemem dik duruşlarını lanetlerim o ince narin güzellikleri. belki sensin tohumu kıpraştıran sen ve işaretlerin başka her şeyi boşverip hepsini ölçerim başka neyi beklerim? çağrışmalar çağırırlar ağlak ağlak şiirlerden. ihtimallerden iki yeni not ibranice ilahiler yankı yankı ürperir avret yerlerindeki tüyleri nü tablolardaki kadınların. gittikten sonra hiçbir şey söylemeyin bilmemezlikleri çivileyin aklını yemiş kabuklu yemiş ağacında baykuş yüksek perdeden mavralar uğurunda çiçeği de küstü toprağı da baykuşun gözleri de bekleme.

koştuğum haller

yasaktın, biraz senden yemişim midem ağrıyor iki gündür. derler hep bu başına buyrukluk öldürecek seni insan hiç ölüme kucağında ipeklerle gider mi? sırf insan ademliğinden bir şey kaybetmesin diye hara güre dalarım bahçelere yine. belki midem küser ben sevmeklere küsmeyeyim ölsem de inadımla çocuk gibi hep seni seveceğim

dipsomanya aşklar

ruh, gerçek yuvasına sevgi dolu bir özlem duyar. kasılmalar ve zoraki uzaklık başlar. bu uzun arayışların sonu insanı hep terk edilmiş köşelerde geçirilen bilinçsiz krizlere götürür. dönemsel dinginlikler koparır ve ziyan eder sanılanın aksine. çünkü hiçbiri salt özünden kopmamış, kavuşma gününün arzusuyla yanmıştır. bu yangının sonu da doz aşımı yanılgısıyla öldürmüştür çoğu kez. sürekli birlikteliği bulmuş alkolikler bile kıskanılır bu yüzden. sonuçta seni hiç düşünmediğim zamanlarda da sana bağlıyım ve sessiz kaldığım anlar kandırmacadan başka bir şey değil.

47.6062095, -122.3320708 (staley ve cobain’a)

ismini o ilkel kabile şefindenden alan şehir, kalbimi ikiye ayırıp parçalarını bölüşen iki adamı gömdü. aynı günü seçtiler. öyle olmasa, belki direnecektim yırtınan seslerinde. endişelerim, öfkem, sevgim; hepsi birbirine karıştı. hava durgun ve beyazken, bu gölgenin sahipleri, aynı dilin vurucu kelimeleriyle çizdi sınırları.

altın saatler

içine biraz şarap koyunca oynamaya başlıyor beynimdeki sinema. yukarıda gökkuşağı, asfaltta gökkuşağı, gözlerin gökkuşağı ve hepsinin birleştiği yerde havaifişekler denizi... deniz ağlayan bir kadın gibi iç çekiyor. ruhunu sıkı tut dağılmasın. sadece gençken yaşanabilen aselbent kokulu rüyalardan bu. telaşlıların yürekleriyse mum kokuyor. boğazıma bir düğüm oturdu ama hıçkırık mı kahkaha mı bilmiyorum. duyuyorum, sıcak gözyaşlarım yavaş yavaş aşağı akıyor yanaklarımdan. tatlı şaşkınlık için anımsayış ritüelleri... aceleden yavrularını ters doğurdu kedi. şimdi bakınca, yeşil ve buruk; ah keşke daha çok sevseydim, dedirten. belki de trajediyi aşka dönüştürmek için yolundan geçilmeyen ilk pişmanlık taşlarıydı. her deli rüzgar gibi gençliğe vurdu. her kırıklığa karşılık, bir unut ışığıyla hüznü huzura dönüştürecekti altın saatler. geceye varmadan; gülüp seçilen, genç, taze çiçek kalpler. hiçbirine sonsuz küskünlükler güdülemezdi. bu dünya büyüyecek. göz bebekle...

müsaade

hiç beceremiyorum yanımda tutmayı ve yakın durmayı. küsüyorum, küsüp kapanıyorum. tek kelime yazdırırtmıyor yangın yeri. bir başka beceriksizlik bu. korkuyorum; biri dokunsa, bir göz değse gözlerime afiyetim kaçacak. çoğu kez izin isteyip kalkıyorum. ev hapisleri iyi gelecekmiş gibi, temiz hayaller kurarak balçık duşlar alıyorum. aldırma diyorum gülerek. gece alçak vuruşlarıyla gelene dek... ya da bir hece, her gün yeniden ölerek dizildiğinde; arıtmasız kararların hepsi, ağlamaya götürüyor beni. süslü kelimeler yıttınıp parçalanıyor. doğduğum evde, espri yapan biri eksiliyor. sevimsizleşiyor her şey. uyku ve kalın yorganlar altına saklanıyor hayal kırıklıkları. gri ve şişman yaratıklara dönüşüyor. izoleliğin kararını tutturamıyorum, bir yerden tutsa diğerini yakıyorum. ne nefessiz oluyor, ne de başka bir nefesle. kaçıyorum, kaçtığım yerde dermanı bulmayarak... her limanda çırpınıp inlemeklerle... yine köz kokusu ve duman. belki ruhumu gömüp cesedimi y...

gül bahçeli yalnızlıklar

aramızda kırk yaş vardı ama aynı oranda yalnızdık. çehremizdeki çizgilerin benzerliği yüzünden çaldım kapısını. ev, eski ve yeni eşyaların uyumsuzluğu içinde ilaç kokuyordu. yalnızlığımı, ayrı odalarda bir yalnızla paylaşmak için çektim kokuyu sineme. birbirimize tek etkimiz, yattığımız yerde dönerken çıkarttığımız seslerin uykularımıza karışmasıydı. kaliteli uykuları bilmiyorduk. sürahinin dibindeki suyu paylaştık hapları yuvarlarken. çekyatın yayları rahatsız şarkılar söyledi. o, uyku öncesi dualarını etti, annemi doğuran kadın... adı, çiçeklerdendi. bakışları, benimki gibi. ben, onun gibi.

boşluğa tapanlar

yaratılmamışı bulmak için; kat edilmiş tüm yolları geri geri adımlamak, örülmüş tüm kazakları tersinden sökmek gerekir. ve yaratılmış en sakin bekleyiş; kurbanını ağa düşürmek üzere, tüm hayaletlerin gemisindedir. elle yazılmış bin mektup yakılacak. tasarlanmış bir oyunun kirli havası, şifreli metinler, suskunluklar ve paslanmış pusulalardan başka bir şey, yeraltı masallarını doldurmayacak. boş kalacak ve yokluğa koşacak. cevaplara layık olmaksızın, hepsini öğrenecek kadar güçlü olmaksızın... sızın, sızım sızım sızlayan keman; tahtaları ıslatan dalgalar... uzun yıllardır ağır işlerde kullanılıp, meçhul bir amaçla gönderilmiş, düşürülmüş melekler... herkes gibi var olabilmek için yırtınanlara; zihinsel yeteneklerin hastalıklı sanrılarla yarıştığı; tüm dünyalardah hor görülmüş, itilmiş, üzerinden geçilmiş intihar meyilli çocuklara... tabiatın bütün güçleri; "bunlardan daha yüzlerce var" dedirten, üzeri saydam kağıtla kaplı, karmakarışık saklamb...

kuytularda uykular

saat 1'i geçmişti, hiçbir şey fena da değildi. biraz zorladım, biraz da zorlandım arkadaki kahkahaları bastırabilmek için. sonra içten çığlıklar duyuldu birden; basit ve herkesçe anlaşılır kelimelerden, herkesin geçtiği yerlerden ve durdurmak istemeyeceğim cinsten. aslında her günü takiben, aslında her günü yazanlardan. kalabalıktaki hepinizden biri. kınalı'da boyalarım akmıştı, rüzgardan daha güçlü ayrışmıştı ruhum. acı bir şarkının eteğinden dökülmüş dilime yapışmıştı son seferde. yalnızlığa çekilip karanlık uykulara saklanmıştı. tüm düş haritalarına kanmış, katlanmış, yıpranmıştı. tarif edilmiş en saklı gizemdi.