Kayıtlar

Nisan, 2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

nisan sonu mayıs başı

geç kalmış baharın ilk günleri parklar yalnız yatmak için yalnız, yatmak içindir toprağın soğuğu çeker sırtıma hareket edemem üşengeçlikten mayışır uyurum baş ucuma koyduğum düşlerimi çalarlar ben görmeden derin uyurum, hissetmem en sevdiğim şarkıyı çalarlar hep bir ağızdan  bu dönemler hep böyledir senenin altın ışıklı günleri ben mahmur ve herkes ayık

kötüye evrilme

önceki ben değil şimdi aramasını beklediğin başka şeyler oldu başka renkler oluştu koyulukta üç sene de değil üç ay da değişimine inanmak istemediğin bir bağdı bir liste vardı şimdi dönüp bakmıyorum söylenmiş bazı sözleri dinlerdim artık fotoğrafsızlıklarla emekli bir ruh gibi dinleniyorum senin gibi zehirli suda yüzmek de değil bir sandalye bir yeşil bir sonsuz maviler esintisi hiç bu kadar ayık olmamıştım artık görmek istediğin ben değilim geceler süslenmeyecek kırmızıyla sınır ötesi günleri geri çağırmak manasız minik tüylü hayvan bile anladı bakışlarımın sönen arzusunu ben o eski ben değil artık kıracağımm asumları bile inan değişimi daha zordu kabulünden görmek istediğinden görmemek istediğine akıllısın anlarsın "artık bırak" diye yırtınacağım daha da bir şey kalmadı aynı yalın sözleri geçmeyeceğim ne getirdiyse bu tekrar batakları getirdi anlatımlarımın sonuna ben şimdi asıl benim en uyku kaçıranından

gerçek gerçeksizlikler

bazı kelimeler art arda gelince çok güzel duruyorlar ben buna tav oluyorum ve bazen sırf bu yüzden kıyıyorum nikahlarını ruhum ve hikayelerimin örgüsü plastik peruklar ve yakıştırmalarınız gibi değil hiçbiri gri saydam boyalar örttüğü sanılan hepsinin ardı açık açık görülür provası edilmiş rüyalara taşınır defalarca aynı perdeden o romandaki gibi çocuk kalbimlei nsanları öldürürüm unutarak sırf onlar da yakışır diye gönderilmelere gizin ışıltılı ırmağı şelaleye vardığında güzel olan ne varsa götürür katar karıştıtır yosununa çalar görkemini darbeler okunur duvarlardan yüzyıllar sonra aynı evlilik taçlanır yadigarlarla hepsi birbirine çok yakışır inci yakut karıştırır dizerim yapay hiçbir gizlenmeye sığmadan sergilenir açıkta gürül gürül ve gümbür gümbür hak eden kalplerde

haliç'te gün batıyor

suyun üzerinde yüzen her şey savaş gemisi bundan sonra. yaşamayı bilen hergeleler bile katılacak bu fikrime. leşler leşlerdi midemi bulandıran. şimdi kusuyorum saframı acı acı. fahişelerin sokaklarda anne olarak gezdiği saatlerdi henüz. dolayısıyla kaldırıma kusanları da göz ardı edecek kalabalıklar inmemişti sokağa. gün batıyor. manzara o kadar berbat ki utansın hala utanabilenler. eskiden çok güzelmişler. altından zincir geçirenler... seneler önce şuradan biri atlamış, bu son değil, diyerek. ona da kusabilirim her adım başı. çekincem kalmadı laflardan da ahlaktan da. akşam üstü. üzerinize afiyet. son da değil afilli de. özür dilesin tüm hazlar, hepsini yakacağım. sizi korkak piçler! koyu renk ruju bulaşmasın diye erkeğinin  yanına makyajsız giden kadınlar. hepinizin oyununu dökeceğim. benim kaybedecek bir şeyim kalmadı. hepinizi süzeceğim korkulukların arasından, altın yüzüklü gangesterlerin yanına. gün batıyor, eski sayfalar çıkın ortaya! lokanta...

mavi tuna valsi

omzumdan karnıma kadar kesikler var vücudumda. dört perdelik bir operanın ikinci perdesinde çıkıp, aklı olanların uğramadığı sokağa girdiğimde olmuştu hepsi. bu yırtınma çağrısıydı belki beni yerimde tutamayan. birbirine denk koyu renk paltolar sarmıştı etrafımı, ışık sızmıyordu aralarından. sadece lafları gözümün bile görebileceği kadar keskindi. semtin kedi kesenleri. tüm sahtekarlıklardan izoleydi. yolun yarısını geçtiğim bu hayatımda, bu kadar gerçeğini görmemiştim. gelecek tüm darbeleri kucakladım beni büyüleyen doğrulukta. oysa çok da gözü kara değilimdir, hayır yiğitlik de değildi yaptığım o kadar büyük olayların insanı olmadım hiçbir zaman. dedim ya, sahicilik hiç karşılaşmadığım kadar açıktı, sizi temin ederim bir oyunun içinde yaşıyorsanız, böylesine bir kararlılıkla karşılaştığınızda iyi kötü ayrımı bile yapmıyorsunuz. belki de sahiden iyiydi... bir şey olacak bir şey olacaktı, ne kadar hazır beklesem de o ilk anı yakalayamadım. dehşet verici ve çok...

saklı bahçe, arka bahçe

kim fark ederdi? her şey bu kadar sıradanken her şey bu kadar basitken; alacalı uçan balonlar gibi... hor görülmeleri duymuyormuşçasına davranan kırgınlar kahvesinde çay, simit ve akordeon; en önemsenmemiş haliyle geçti önümden. eski terzilerin işçiliği, elde dövülmüş ayakkabılarıyla hiç yaşamadıkları aşkların mezarına çiçek taşıyan kadınlar... aynı hikayeden çıkmıştı hepsinin tozu. böyle silineceğini bilmenin verdiği yükü, naftalinin geniz yakıcı kokusuyla nssıl yarıştırabilirim ki? cepler, cepkenler, ilkler eller hep üzerinde geziyor. yaşları pınarlarda, makyajı yüzde tutmalar en asılından. rüzgar biraz daha sert esse, yıkacak arnavut kaldırımda titreyen bacakları. göz yaşlarını gönderilmeyecek mektupların sarı kağıtlarından başka bir yere dökme ihtimali, korku ah korkunç ne acı. aşk saklandı aşkın acısı daha çok saklandı, genç kızlık odalarında. kırlent gibi dantel gibi kaldı o kadınlar. yüzleri yıprandı, umutsuzlukları kolalandı zamanla. kim fark edebil...

kapanan dosyalar

şişeleri sallayıp dolu olanı bulmaya çalışıyorum. sonra pişman oluyorum öpüştüğüm tüm yabancılar için. oturduğum koltuk, tabure, çim; ne olursa, batıyor. gevşeten doz aşımları hiçbir arzuya tutunmuyor. gözlere bakıyorum, derinine değil. gülümsüyorum, hepimiz farkındayız, her biri yalan, anı bile zor kurtarıyor. eski şubat günlerini yakalamaya çalışıyorum tekrar ama bulamıyorum, orada da değilim. eskileri raftan indirmek de yeniye soyunmak kadar zor. bazen sadece bazı dönemlerin kapandığına ikna olmak gerekiyor. sonrsında tek tek doldurulacak o kıyafetler hurçlara. veda edip duygusal bir törene dönüştürülmeyecek bile. bilinçaltımın genelev binası yıkıldı. bilinmesi yeter, lekeyi silmek için. sessizce kapanacak, kilitli dolaplara.

kuvars

mum ve sis gibi derken sanırım benden bahsediyordu. bense sadece midemdeki kuvarsı kusmamaya çalışırken buz mavisi soluyordum. tüm bu odağın ortasında, tabloların ağladığını gördüm; üzüldüklerinden değil, iş tanımlarında ağlayıp sızlamak olduğu için. ateş tuğla duvarlardan, rabıta yerlere hapsolmuş sapır sapır sular. içimde tutmaya çalıştığım izler, büyü, asit, kıvılcımlar... tümü, fresklerin birbiri içinde dansı gibi, görkem ve ahenkli. sanki üç kat boyayla sıvanmış da, araba anahtarıyla kazıyorum geçmişini. gölgesinde dinlendiğimiz ağacın kızaran yapraklarının eski haline dönmesi zaman aldı. hala içimde tutmaya çalışıyorum doğasını. bakımı zahmetsiz bitkiler bana göreydi. şimdi tanımadığım çabaları harcıyorum yüksek tavanlı yaşanmışlıklarda. bir merdiven uzatıyorum yetişemediğim katlar için. hala benden bahsediyorsun, biraz bulanık yine de beni kandırmayacağından eminim. kucağında kundağa sarılmış kayayla yürümeler gibi değil. şimdi hatırla isa ne yapmazdı? hist...

profesyonel düş görücüler

artık sadece rüyalarda net görebiliyorum. rüyalara taşınıyorum. gerçeklikleri bavulumun dışında tutacağım. uykunun çıkmazında yolum. en aydınlık ışıklarımı takacağım. düşler üzerine doktora yapmak zamanı. buradaki bağları koparıp, sarmaşıkları turkuaza öreceğim. doğmamış çocuk kadar sağlıklı olacak. toprağa kapalı gözlerimle, umarsız gökyüzünü göreceğim. eskisinden bile daha okunaklı. camsız, sadece açık hava.

şipşak

bir fotoğraf olmak istedim, çok süslü ve senelerce saklanacak cinsten. her şey hazırdı ve ben de olmuştum. fotoğraf tamamdı. ama bu süslü fotoğraf çekilirken en sade ilk fotoğrafı soldurmuştu. çok üzüldüm heveslere. fotoğraf makineleri hiç umursamadı. hala renkli çekiyorlardı. inadına karanlık odalarda ağladım bozsun diye gözyaşlarım kimyasını. bu kadar kırgın bir intikam beceriksiz olsa da, intikamın en safı...

çorba hasta

tıkanma ve tükenmek arasında bir yarıştı ama harfler kadar yakın değildi hiçbir şey değişime. çekiyordu içine. değiştirmezdi çabalar, onu herkes gömmüştü. çözülmesi gereken bir bilmece değildi. düzensiz evlere ve imlasızlıklara tapardı. doğaçlamaları planlamak saçmaydı. en diri ölü, kendini buldu. çamurdu, yanlış çaldı, şişmandı; "böyle olmaz" demekler gibi. kavgası bayağı iyiydi ve diğerlerinin en bayağısıydı.  başta sadece sağlığı kötüydü sonra tüm it kopuk onu kıskandı. sarhoş sürü oldular, boğaza takıldılar tükenerek. yarışı kimse kazanmadı. zaten kimse kutlama için orada olmak istemezdi. yapma çiçekler ve plastik sevişmeler kadar değersiz...

ruhum

geçtiğim sokakları gördüm filmlerde. sonra oturup aynı sokakları okudum kitaplardan. yiten seneleri kıskandıran cinsten. hep bu şehir yaşadı bu şehirde yaşandı sayfaların ardındaki ürkek bakışların sancısı. tüm gerçeklikler bizden önce söylenmişti hepsine katılabilirdik ama hiçbiri bizim değildi. nefeslerimiz yalnızlığı daha yalın anlatmaya yetmezdi. bir sefer de birlikte geçtik o sokakları camların ardından satırları göstererek. seneler önce aşklar bu çukurda delirmişti. şehrin en kalabalık aşkları en hakiki kaçıklıklarla. o zamanlarda da sahici dokunuşlara bırakmıştı kendini tenhalar. sahiden bakmalar ve ardında yeis görmek kadar afaki. mum ışığı gibi titrek kalmış bugüne dek. anısı hala taze yüreklerde. aynısının bir farklısı. ben nasılım ben nasılsam tam da öyle.

şahika

korkularım yerleşmiş, fani gerçekleri doğurmuş. seni aklımda tutup, yanımda istemişim. ve öyle tanımışım ki adımlarını duruşlarını eslerini; sevmişim, benden başka kimsenin sevmediğini. yabancıyı kötüyü yasağı. anlatamamışım sevilene ve nefrete. ışıyacağını bildiğim sürprizlere... karnım, sıcak sancım. büyük, titrek kuruntularım. alınmalara ve imalara karşı... takılıp düşmekten ziyade, duvara çarpmalara korkular, duvarı geçememeklere. masallar uydurup çocuk oyunları oynamak varken, dışarıda kalıp kötüyle yüzleşmeye. hepsinin en fazlasıyla hepsinin en bilinmezine.

üç ciltlik roman

bir gece yarısı romanında buluştuk. kirpiklerimle, uykuyu unutturma savaşına girdi sayfalar. tüm kirliliğiyle dokunup omzuma, "merhaba, gerçekliğe şahit olmak vakitsizdir" diyerek. alt komşum boğuk sesiyle ağlıyor, bu saatlerde olabilecek tek gerçek, hıçkırık lisanıyla... ne söylediğinin onun için bile önemi yok, zehrini akıtsın yeter. katılmak isterdim ama ortaklığa hiç halim yok, ağlayan bir acize bile güvenemem bundan sonra. okuyorum gözlerim kan çanağı. sakin kalabilseydik, soğuk çaylar içerdik çanaklardan akşamüstü. sağlıklı çalışan beyinlerimiz uyutmazdı bizi, tutkuyla üretkenliğe sarılmış ve genç bir ırmak gibi; mide kramplarımız değil... her şey, olması gerekene sürülürdü. sıçrayarak uyanmak gerekirdi kopukluktan ama saat geçmedi. gökyüzü bile yırtındı geceyle birlikte satırları bitirmek için, olukları taşırırcasına yağdı. ben beklerken o ağlayarak uyudu kolonların altında. rüyasında kraliyet şarkıları söylüyor eminim. sükuneti uyutup koyd...

no:19

Kapını çalıp bir bardak su isterim senden, Yere çöküp ayakkabılarıma baka baka içerim Deryaları içerim o bardaktan, bitmez Sen de yere çöküp, o bardağın ardından akmak istersin bana Ama kafanı kaldırsan, Gözlerinden yaşlar akacak sadece. Yüzyıllar sığar, o ne yapacağını bilmez yutkunmalara İkinci bir şans mıdır, İlk kurşunu kim atacak? Senin ocakta yemeğin vardır, Benim gidilecek yollarım... Ayakların geri geri, Gövden bana dönük Ben tam arada, Eşikteyim. Tek kelime dönmez Mutfakta düdüklü tencere ötüyor, Beni aşağıda kornalar çağırıyor Kalp atışlarımız hepsinden daha yüksek İyi ki mazeretlerimiz var Ne çabuk inanırız Onlar da her yere uyarlar... Ne güzel sürpriz (!) -Şükür ki tesadüflere inanmıyoruz- Hala "biz" diye konuşmak, Yüzüne zor bakarken... Uzun zaman oldu. Nasılsın? Bildiğin gibi. Evet hala, Bilirim... Kapı kapandıktan sonra konuşacağımızı; O yemeğin yanacağını, Merdivenlerden inerken ağlayacağımı, ...

kanlı veda

çizdiği tüm resimlerden olasılıkları toplayıp gelse, çizse benim bileklerimi dikine. pasifloralı uykulardan daha has. kanın yoğun, doyurucu denizi. süzüleceğim aşkın tanrısı için, tüm cesaretsizliklere. düğüm düğüm yutulan kelimelere. karanlık odada verdiğiniz kararlara. gideceğim. aç karnına. hayattan tüm istekleri reddederek, son dileği bile... yalanlarım kalmadı artık. bakire gibi öleceğim. şamdanları yakmaya başlayın. şimdiye kadar ne anladıysanız bakışlarımdan, yeter. şimdiden sonrasını siktir etseniz de olur. beni affedecek misiniz? ama ben hep söylemiştim... -böyleolur- ve hep söylediğiniz gibi kalacağım. beni yormayın. susmayı severim ya, sonsuza susacağım. öldüren olarak, son kez ben öleceğim. inanın, periler de ölür kendi şarkılarıyla. yalnızlığa doya doya ölür. çözemediklerimi örtün üzerime, varsın orada da bırakmasınlar beni. kırmızı kadife örtünün üzerinden o kuşları uçurun. hoş kalın. kalacaksınız anılarda.

lanetlenmiş kalplerle, kutsal yola çıkmak

sizden değil. hele sizden,  hiç değil! ıslatın süngerleri,  çekin kordonları.  kollarını öne uzatmış, bilekleri pranga diye ağlayan aptallara yer yok! yüzü güneş görmemişlerin ülkesini silin haritadan. onların yürek mezarlığı kesmesin yolunuzu.  kalbinde laneti taşıyan,  yurtsuz  aciz...  canına susamış elmas yolları ona sunanlar! dizilin aynalı kalkanların önüne; savaşacağınız tek şey,  ışığın yansıttığında!  toplayın betondan son günlerin düş cesetlerini.  hür aklınızı onlarla gömmeyin! bataklık kenarındaki ulu ağaçları siz diktiniz!  çizmelerinizi toprağa göme göme kaçın. siz olmayandan kaçın! altınlarınızı yanlış ellere koymayın.  sonra,  altın varaklı tablolara taşınacaksınız.  ihanetten uzak,  asit ciğerinizi yakmadan...  tutsaklara yer yok,  zincirler en  en uzağa!  -uzak durun- yüzyıllar sizin olacak.  onu inancınızla çağırın....

hiç kadar

"seninle hiç bu kadar..." diye başlıyor cümleler. yargıçlar en mavi şimşeklerini çakıyor. koyu lacivert geceye, saten çarşaflar... uzaklık kadar soğuk tutuyor. ses tellerini çelik zincirle örmüş... susmayı en çok sevenlerin, bu kez konuşamamaya meramı. anlayın, yalnız ölü bedenler anlasın. bir bir yok olmaya çalışıyor karşısındaki melekler. düşüşlere arzu, bu hususta son moda (!) zihin oyunları parçalıyor omuzları. bir yuva kurulurken, diğerini yıkmaya... siyahların çetesi, estirir kanunları. ilkler hiçlere yanaşır. mide sancıları en yüksek marştır ve derinden sınananlara yaraşır... çınar, birni sırtına yaslar; diğerinin üzerine kapanır. olamamış hitapların suları nasırlı avuçları taşırır. hiç hiçe ve iç içe. isyan, asi bakışlar...

bütün akşam boyunca

ben yabaniyim hiçbirinize anlatamadım. oyunlar yazıyorsunuz, oynamam. saatim gelir, tıkırtılarım hiçbir merdiven boşluğunda işitilmez. böceklerle birlikte kovulurum. ben, o sandığınız değilim. küflü yadigarlarla yola çıkmam. sadece, bilip de duymak istemediklerinizi söylerim. koyuluğunuzda kaybolmuşluğu deşerim. tüm ederi, perakende doyumlara sıkışmıştır tıklım tıklım. ben o kutuya kocaman bir geçmiş koyarım. kunduz akşamları yabancılar kudururken. ben çoğunuzu üzerim. perdem göstermez, yanaşırsınız. ardında ilmek ilmek, hayalsizliklere sökülüp kanlı zalime söversiniz. savaş meydanında izi kalır kasılmaların. ben yabaniyim biraz gül biraz yaban.

boş, beyaz oda

düşün ki ses, çarpar tüm ihtimallere de bulmaz yerini. hiçbir dokuda, istenilene tınlamaz. beklentiler beklentiler. eklemeli ve üflemeli. üç kanaldan geçer. üçü de sonucu çileye çeker. en güzel sunak, en kötü sonuca doğar. bu kadar acı ve bu kadar saftır. eş zamanlı kutuplaşmalar, havasız, boşa haykırışlar. tüm çekişmeler elde tutulmaz, biri bırakılsa, kırılır yerine dahası konmaz. en yalnız anında kimse elinden tutmaz. sözler mürekkepli kalemlerle, ellere yazılır. tiradlar gecelere oynanır. aynadaki sen, her gün bir başkası olur, gözyaşlarıyla anlatılır. boşlukta yayılmaz ve emmez hiçbir çaresizliği. girizgahı kimse yapmaz. yalnız oynar, yalnız titrer; yalnızca red bilir. hayal kırıklıkları soğumaya bırakılır, mumlar yanarken. gölgeler bir bir çekilir içe. cılız, sancılı sesler kalır.

kız çocukları

caddeyi geçerken, karanfiller vardı cebimde. güneş gözüme, ve içime... yatağında uzanmış, duvardaki çatlağı izleyen kız karşımdaydı. seneleri aşırmış, tuğlalardan atlayıp gelmiş. onu, en yakın geçmişten hatırlıyorum. yanına, içindeki yaralı çocuğu taşıyan kadını almış; onu daha o gün tanımış... bir sessiz ve biri örtecek kadar çok ağız. çoğu sodyum klorürü fazla kaçırmış. ışıksızlıktan, patlamaya koşmuş. dizleri titreyen yabancının elini tutmuş, gözleri görmezken yabancıya elini tutturmuş... bana tanıdık hikayeleri gösterdi gözler. sanki herkes doğduktan bir saniye sonra ölmüş. mucizeleri yarıştırmış. adımlarım gibi. şehrin acelesi var. yaşlı sokaklar yutuyor, yaşlanmamışları. herkesin çıkmaz sokaklarda çakışan planları var. ve çıkamadıkları... eve dönüş yolunda kaybolduk. ıslak hayvan kokuyordu. günün son küçük kızı, döktü incilerini krizlere. tutamadık, toparlayamadık. cebimdeki karanfilleri çiğnedim en son, ayaklar altında. ayak izimi bıraktığım bir a...

temaslar

yaklaşma ağzım anason kokuyordur. küllü saçlarının hiç ilgisi yok. rüzgar, kulağının arkasındaki düğümler, tellerin çarpışması... günlük tuttuğunu bilmiyordum. bacak bacak üzerine atılmış, beceriksiz kalem tutuşlarıyla... ölü tarihler ve ölü böceklerden kurtulamazken. beni sevseydin, o günün tarihi aklında kalmazdı. su katılmamış rakı renginde temmuz... siyah beyaz perdelerin kokusu ve mezeler. kendine biraz zaman ayır. mazeretler tufanı ve soğuk sargılar. kaçık çorapların kurtarmaya çalıştığı akşamüstü sevişmeleri gibi. unut, yuvarlan, en büyük birikimin alacalı bilyeler. yüzünü görürsün; üç yaşında, beş yaşında, en büyüğü sekiz yaşında baktığında gözlerin. badem sütü, saçlarında argan. tüm kokular sende. ve tünelden aşağı, kükürtlü sabun kokan o dükkan. yalan dolan. yaklaşma.