Kayıtlar

2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

'kara (ankara)

Resim
Kapkara bir şehir buldum Kendimce, kendimden Rayların yalnız insanlarından geçerek, şekersiz çaylar içinden Buraya bakarlar, Burayı görmezler Burayı geçenler bir daha girmezler. Dört sancılı, bir bilinmeyen Her durakta senden geçer Belgisizliklere çiçekliğinden hiçbir şey kaybetmemiş kapkara bir çiçek açarken; Bu şehirde bir suçlu, Kırmızı elbisesiyle göğe bir olmak için Bu şehirde iki mutsuz Mutluluğun anlamını değiştirmek için... Denizlerin bittiği yer Uzağı bildiğim yer Bir bilmece için tek hece Bir mola Sınıra yaslanıp nefes alacak kadar kendimleyim. Bir dost kadar bu şehir. Gitmenin zor olduğu, Anlatılamayandan daha berrak Ve onun ötekileşmiş deryalarından katranca karalar kaplı Bir şehir buldum, Kendimi sırtlayıp dünü unutmak gerekçesiyle O şehirden döndüm Mavisi olan tüm şehirleri zifir edecek bir isle.

Gündüz Yıldızları

Resim
Geceye karşı en beceriksiz olduğum zaman yıldızlı halidir. Onları ancak sizden duyduğum laflara benzetirim. Hayalimdeki uzak mavi kıyıların kartpostallarına bakar gibi... Işık savaşları oynatırdım eski bir sinema makinesinden, gün sonu perdesine. Keyifle izlerdim o zamanın sakin melankolisini. Zaman ayırırdı günü olması gerektiği yerinden ikiye Hepsi, seneler önce başıma gelen bir olaydan sonra böyle karıştı. Mina Urgan'ın da tanıdığı, gündüz yıldızlarına rastladıktan sonra. Yıldızlı geceyi değiştirdim bilinmeyen bir ressamın ellerinden Geceden çaldım, güne sattım Bana acıyı öğretene bir kez daha aşık oldum Yaz saati uygulamasından başka bir şey bırakmadım anılara Gündüz yıldızlarıyla zamansızlığı öğrendim Geceyi beklememeyi Bir anda görünüp kaybolanların acısını sindirmeyi. Onlardan, ani atakların büyülü tarafını seçip çıkartmayı öğrendim Göğe ait olanları görmek için başımı kaldırmam gerekmediğini... Boynu tutulmayan bir yıldız aşığıyım, kim bilebilirdi Za...

Eşref Saati

Resim
Hangi "keşke ölsem" dileğim eşref saatime denk gelecek de Öleceğim sahiden? Kaç kırık götüreceğim peşimde, "Ölsem" diye haykırdığım yüzler de ölmek isteyecek mi benden sonra? Bari bunu düşünmekten kurtarsanız ya beni Fırlatsam tüm yükleri, kaybolsam sessizce Beni, benimle gelmeyecek kadar sevin yeter Bu kez, çok şey isteme hakkımı kullanıyorum Gitmem tahminimden uzun sürerse Ve aklıma sığmayan mutluluklar sızarsa inime Böyle demişti, diye gülün mutlu ölümümde Geçmişimin beceriksiz melankolisine

Ayın Huysuz Tarafı

Resim
Bazı ritüelleri yapamıyorum Her gün çay içemiyorum Bir takım beyazlardan kaçamıyorum Güneye bile gidemiyorum Her şey taze nane kokularını sevmek kadar kolay değil Mesela kalbi atan tazecikleri sevmek istiyorum, Genç aşık hikayelerinden olmak... Olamıyorum Sağ adımım fevri ve toy Sol adımım aksi bir ihtiyar Ben, beni toparlayamıyorum Boyum uzun Ama büyümekle derdim var Huysuz kalıp tatlı olamayan kadınlar tarafındayım Kanımda asabiyet var Ne ki, kendimden başka kimseye kıyamıyorum

Karanlık Yalan

Resim
Bana gelene kadar duvarlarımdaki tüm kandilleri söndür Bazı kalpler yalnız karanlıkta öpüşür Yalanlardan utanmamanın yolu belli Birbirimizin küçük deneyleriydik nasıl olsa... Koridorumun yontma taşlı projesi Beni iyi izle Yüzümün kül gibi olduğunu unutmak için bir saniyede Bana gelirken aklını yanında getirme mümkünse Ölmeye gitmekten başka yolları anlatıyorum ilk kez Duyduktan sonra unutmaya ihtiyacın olacak Lanetimin dibine düştün Bu tarifi iyi dinle Kapalı anlatımlarımın açık yaraları azdırdığını bilirsin Karanlık bunu harlayan en kuvvetli dostum olacak Gizliden planladığım son yalanı söyle benimle birlikte Kuşkusuz bu çekişmenin tek layığı, gözlerin içinden geçerek gitmekte Hepsinden sonra vicdanın paçavra gibi çöpe atılması olası Tabii sende mümkünse evvelden varlığı

Seni Böyle Sevdiğim Bir Rüya

Resim
Seni bazen öyle bir düşünürüm ki, Sırf bu yüzden baktığın tüm fotoğraflar ben olurum Kederli kentlerde bulmak için beni, hiç gitmediğim kederli kentlerde bile Kesersin biletleri Köprüler ve yollar ve nehirler Benim için Nirvana, Bizim için Unuttuğuma üzüldüğüm hiçbir şeyin kalmadığı bu gerçeklik Bildiğim tek dini tören Senin, benim, kırk yıllık bir keşişin yüreğinden Sırf böyle sevdiğim için, tüm filmler benimdi Başroller, yan roller, figürler... Seni göremeyeceğim tek yer, içindi Rüyaların sonunun olmadığını bildiğim gibi Bu hikayenin sonunu bir rüya diye sonsuza taşıdığım gibi...

Bizler

Resim
Sevmemeliyiz, Bizim gibiler; Depremlerin içte mi yoksa yerde mi olduğunu çözemeyenler. Anlamamazlıktan morarır damarlar Boğazda elmas laflardan bir tıkanma... Hiç olmadı, sevdirmemeliyiz Ölüme yakın olmak gerçeği görmektir Hiç görmemiş gün ışıklarını gözlerinde parıltısı eksik olanlar Ve ben. Sükuta alerjik, kaşıntılı zihinlere dermansız aklın ipleri. Yine bizler; Dokunulmaz boşluğunda seyr edenler Kendinden usandırmış, herkesçe utanıllmış Toplumun yeraltı dünyaları  böyle kayıplarla doludur.

kayıp kadın

Resim
dizlerime vurduğum çekiçler hissizliklerim tellere vuran çekiçler, huysuz şarkılarım ziller o iç çekişler... ölüm kokuyor mor kokuyor renkler kokar mı? ne kadar kokarsa, o kadar siniyor yazgıma ruhum ölüyor laf anlatmıyorum ıslak, kirli ve vazgeçmiş toprak kadın ölüyor, yine kendini kandırarak bülbül ötüyor şarkısında tütünü, tütününde bülbüllüğüne ihaneti taşıyarak kadın görüyor gözleri son kez kanlı hisleri vuruşlarda ve doğmamış çocuklarda kaldı

sarı sayfalar

kirli kanımla birlikte gitti bütün güçsüzlüğüm sadece, artık okuyamadığım sarı sayfalara üzülüyorum göremediğim tatlılıklar,  geride; soğumaya bırakılan tüm bu hırs... ayaklarımın önüne yıldırım düşse bile umursamayacağım zamanlar bunlar  geceye ve ölüme benzer bir karanlıkla kuşatıldı,  hiçten ve her şeyden çıkan isyanlar üzüldüğüm bir tek onlar kaldı  kenarlarını kurtlar yemiş eski sarı sayfalar

zifir orman

bir iğne girdi sol yanağımdan,  adı dudakların.  sonrası kulağıma kadar uyuşuk...  ilk gençlik yıllarımı  yad ediyorum ısırganlara döndü saçlarım  hasta ettim, hasta oldum, hasta çıktım viranenden.  varsılların kararan şafağında bu gerçekten oldu,  tedavisi ve zehri çaresizliklerle yarıştı.  göğe uzanan dalları kucaklıyor ve toprağı içen tüm kökleri kalbime saplıyorum.  dudaklarına dayalı tüm ihtimal ve ölümler  -ben bir şeytanım ama bunu dert etmem- zifir orman beni çok kez gömdü günün sonu gece ve dünyanın sonu sendin. 

hiçten biri

tuhaflıkları severim ama kendiminkileri onlardan bıkacak kadar uzun süredir tanıyorum çoğu eskidi ve heyecansız artık kalbimin dilim kadar aşk sözlerine inanmadığı da belli iyi de değilim hatta belki en uzak durulası halim şimdiki aslında bu kasıntı cümlelerimin her biri sen olacaktın falan sen olmasaydın ve diğer tüm senler olmasaydı bende bu hayaller, bu gemiler bunlar şiir olsaydı, olabilseydi güneş çok uzak çok uzak ama hala benimdi diyebilirdim eğer dayanabilseydim hayallerin gerçeklerle öpüşmesine becerebilseydim sevmeyi, sevilmeyi konacak bir kalp olsaydı, küçücük ve loş garipsemezdim belki halimi belki yalan da söylemezdim ne kadar çok belki ne kadar çok şiir olmadı yazdıklarım hiçbiri hiçbir zaman sevmedim

garibin öyküsü

art arda üç kez bileklerini kesip başarısız olan ve vazgeçip mecburen bu bedenin içinde hapsolan garip adımlarını boşa atar, burnunu mermere vurdukça çakar yıldızları başına ve tükürür onları kaldırıma  kanla karışık  nefret kıvamında  sırtında eski bir hırka kahverengi yırtılmış, garip  sırtı eğri aklı seyrek yemiş ekmek arası tüm tahsillerini bu garip son on senedir aklıyla deli izmir'de tatil yapmayan tek çift göz, izler denizin mültecilerini onun da yüreği savaş onun da solundaki yamalı şişme bir organ çünkü sokakları adımlar, hepsinin adı var kendinden garip dalga kıranlara oturup göğe bakar merakla bir türlü ölemediği için buradan gidememek gitmekten garip

bye bye blues

eski bir binayım kendimi yıkacağım hoşçakal blue blues eski dostumu son kez öpeceğim gökyüzü için en bebek mavisi için yağmur son bir perde, eli kirli çocuklara yağmur son bir perde, moloz yangını vaftizlere haberimi dönmezlere göndereceğim adı çanlardaki kadın hepsi benim benden geriye doğanları seyretmem için matem hoşçakal yine en tatlı kelime maviyken mavi kulaklarım için mavi gözlerim için mavi uluslararası intihar timleri için

sanki

hangi günahım için beni kendinde öldürdün?  tek gidişli sokaklar ruhuna  değerdi sanki  palavra  kimsenin yüzünden değil kimi seçimden, çoğu yüzsüzlükten cennete gidip cehennemden dönmeden sanılır bu dünyanın en zoru giyeceksiz, yiyeceksiz kalmaktan yok  en azılı, hiçlere diyeceksiz kalmaktan katarakttan yanlış bakmaktan tek gidişlik biletlerden giderdik sanki  yine yaygın ağızlardan mecazlara palavra  beni hangi suçlardan kendince öldürdün?  kimliksiz, kimsesiz, yalandan biterdi sanki dönüp gidince  sövüp içine, derine ve inceden  beni hangi benlerden aşağı attın sinsice?  değerdi sanki ahmaklığa yalanı yerken, şarabı içerken aşksız  palavra 

yağmur sesi

sabahın insanlığından çıkmamış saatlerinde yağmur kurtarmıyor titrek telaşları bir kadının dikenli parmakları bir kadının gergef işlemekten iğneler batmış parmakları varsa acısı yağmurdan geri  sessizlikten öte  kurtarmıyor adamın bakışları  kırıyor arzuları inceden  inlerken  inim inim  unutmam söylenen hiçbir şeyi sen de öyle misin pek bilmem döner döner vurur mu kabzası geçmişin döner mi fiziken icap eden eller sahibine belkiler savaşır eni konu iki kırgın kadeh tokuşur  gülümsemeyerek boğaziçi'nde sis yutmuş vapurları adam mı diner yağmur mu  ölürmüşüm yüz yaşımda eflatunlar içinde  sen boş odanın tek ışık giren penceresi kurtarmıyor sabahın ıssız çiseleri

morfinsiz

morfinsiz çekip atıyorum her akşam bir hatıranı geride kan revan etlerim geriye kalmıyor mecalim ün, rütbe; pastan duvarları anılarsız harabeyim bir yakıcı geç kalınmışlık aşısı solgun duvarlardan, izleri kaygan acım yarışır yiten topraklarla bir karanlık kopardım bir beher içtim, saydam / genzim sızılı morfinsiz çekiyorum damarlarımı / ok ve yay morfinsiz çekiyorum düşlerin sancısını

kızıl tuzak

hiçbir şey bilmiyorum bana yargılardan ör bir saçak gözlerinde yabancıyı görüyorum kelimeler yalan / uydurmalar kucak kucak kanayan parmaklarımdan ihaneti emiyorum iğneler boğazımda / yutkunmaya doğmadan seni kor ateşlere sürüyorum istikbalin zehir, zifir, zemberek dumanın mahpus / malumun azap 

sahil boyu

karanlığa kucak olmuş bronz yıldızlar gözlerinde sahil gözlerinde çığlıklar uçtan uca habersiz / kilometrelerden daha ışıklar çakıyorum karşı kıyılara ve cevaplar alıyorum her birinden uzağı söylüyor her hüzmesi uzağın adı aklımda karanlığa kayıp olmuş kedilerin kuyrukları sahil mi kokuyor çürük benim aklım mı ışıklar alıyorum gözlerim için / senin için sevgilim mi uzak yoksa uzak mı olmuş rüya

alametler

bir yolum var kazıyorum  ışıklı mı karanlık mı kurtulsak mı / ya da tutsak dar geçitli, ipten ince ölüyorum geldiler bu başımda duranlar kim cismi yok ismi dilimin ucunda  soracak gibi ben sormadan ölüm var ki geldiler cereyan ediyor kapatın kapıları biliyorum o değil zümrütün ardında aşklar olmuş ah'lar olmuş hiçbiri benden yana değil ölüyorum bu parçalar artık beden değil mavi gece gibi kurbağalar gibi, sıçrayan ruhumdan aşağı ölüyorum tersim dönmüş hayalleri inmek yukarı ve sormak zamanı söyleyin başımdakiler kim bu şafaktan önce gelen biliyorum derdiler ölüm vaktinden önce görünen

çıkış

giderken peşimde götürdüm çıkış tabelasını ışıklı kırmızı hala sıcak yakar elvedaları yanaklara kondurulan ilk yumuşak dudakları binanın işaretsiz üç ana çıkışı sadece alışkanlıktan gitmek isteyenlerin ışıksız manasında çıkışların isimlerini götürdüm arkamda

şiddetli servis edilişler - mutfak

yine sevdiğinin hayallerini doğruyor ekmek bıçağıyla duyuyorum, iki kat altımda daha pişmeden bayıltıyor bu yemeğin kokusu beni üretilmiş en gürültülü tencere ve en gazla çalışan adam sanki  kelimeler kıvamsız küfürler yıkıyor yüzleri  tüm giderlerden fazla tutar bu kavganın kirası hac iz getirecek kadar akarken kadının gözyaşları hiçbir vedayı da yüreği yemez  oturur sönmesini izlerler yanık fırın kağıtlarının hangi aşk  hangi aptallık bu  hep parçalanır mutfaklarda  iki mum ardında oturup afiyetle yenir en son gözlerin sessiz kavgası devam ederken

si bemol minör

sabun köpüğüyle derdi vardı herkesin her gün kendimi çitilerken is kokusu çıksın diye çok geç sonsuzluk kadar geçti kabartmalı hatıralar hataydı dokunduklarım altı boş merdivenlerde tıngırdayan bilinçli ihmaller senfonisi kalbim iç yerinden ve hiç yerinden kırıldı on üçüncü kez şans, kulaklarda korkunç bir tınısı olan ahttı alışmak başa bela  bileklerin köprüsünden geçmek  en büyük bela  arşeler damarlarımda kreşendolar rutubetli depoda yankılanan asalak bir sancı sanki intihar etmek istiyorum ama allah'tan korkuyorum, diye

haliç in chains

kendimi atmaya gittim köprüye ilk adımımda paçavralardan bir çocuk uçuyordu trabzanlardan benim yerime şehre yabancıların deniz sandığı gözlere bakarak dinledim kendini zincirlere vuran alice'i titrerken altımda asfalttan bozma yüreğim ürperdi vapur düdükleri kadar pes nefret ettiklerimi sevdim sevdiklerimi sildim martısız gökyüzünde sessizlik kulaklarla duyulabilen bir şeydi dönüş yolum dönmemek üzere sapkın inançlar kadar mahçuptu raylar oltalar ve fotoğraf makinelerinin savaşı gibi seyirlik bazen silsek ya şehri görünen tüm uçlarından silsek sarı süpürgelerle

gök

söyle astro ana ne var göğün çıkamadığım boşluğunda? olmasa gözüm aşağıda bu kadar sevmemezlik dolmasa içime koç burcu olmak için fazla nefret dolu değil miyim kendime? gökyüzü, hilal ve hilalin boynuzu yere bakan yüzü, göğe bakan değil hilalin boynuzu, koçunki değil ayın sancısında dolamadan kehanetler paris'in mavi kubbesinde ağıt karnı şişik kediler ay tuzları ve ilhan irem'ler

kaktüs

bile isteye bir kaktüse sarıldım dışını herkes, içini bir ben bilirim diye keskin kelimelerinin ardından özünü hissedebileceğim yer neresiyse o yanından sarıldım ellerimin halini bir ben bilirim yine kalp taşırım ellerde çizikler taşırım kesiklerin izlerini eşerim topraktan her haliyle biraz benlik var, kesip içsem tadında benden uzak dur masalları, çöllerin susuzluğunda ben ona yine sarılırım konuşan birileri var bakan birileri var sahiden ardında kaktüslere yazdım en sarı serabın yazı

enfeksiyon

yine sıcaktan hasta oldum havasızlıktan grip oldum bu dünyaya toz yuttum sahaflarda olmayacak kadar damar yolundan hastalıklar son hızda rh'lar, rehalar belgelere damgalar kanlar ve pıhtılar paslı şırıngalardan sızar sızar

ayrım

odaları ayırdık ev boşuna mı üç artı bir bolluk laçkalaştırdı bizi çıkarttık hamam böceğinin canını kalebodurda zaten artık yüzyüze de bakmıyoruz dokunmuyoruz ki yaklaşsak buz yakacak odaları da ayırdık yeni dünyasız duvarlarımız var izole en büyük hediye ne güzel kaydı yapılır hayaller yıldızının değil meteorun kayıp çarpışı gezegene
hem miyop hem hipermetropken bu kadar gözüme batman hangi kraliyetin oyunu

erkeklik savaşları

en dişiyken de biraz maskülendi yüz hatlarım narinliğe özendim otuz altı buçuk numara ince topuklu kırmızı ayakkabı giyen kadınlara annem de onlardandı bana raflarda ayakkabılar babam gibi gözükürdü babamın blazer ceketleri geniş omuzları ilkokulda bileğimin gücü de yendi onları hırsım da o paçavra poşetlerden taşan kitapları hep kendim taşıdım katlara herhalde zayıf olmadığımdan hiç cüssece laflarım da erkekleşti duruşum da teyzem eteğinle düzgün otur derdi üç yaşımda beş yaşımda yine kaldı üzerimde bu cinsi söylemler bu erkekçe bakış oysa erkekçe sadece bir erkek dergiydi şimdi sahaflara düşen

dediler de inansam mı

sen kimseyi sevemezsin demiş olmaları tesadüf müdür hep pay mı çıkartsam yoksa pay mı bıraksam belki bir gün büyürüm diye filmler bile tekrar çekiliyor seneler sonra niye olmasın hep aynı aynaya mı çarpacağım olmasın mı biraz pembe kandırıkçı hülyalar bence olsun sonuçta buradan bakınca hala insanız gibi gözüküyor

kıl tüy meselesi

başımın üzerindekiyle derdim yoktu ama zor alınırdı içindekini düzeltmek için ustalık belgesi saç oyunlarında denemediğim yöntem kalmadı dertleri örtenini bulamadılar bir yalan cefalar sefalar kızıl cilalar makas izleri damarlarda ütü izleri deste deste varyasyonlar milimetrik obsesyonlar uzar uzar deriden sarkar kökleri gömülür ama içe değmez ne biçim ağaç mısın dalın göğe kökün dünyanın merkezine merkez yanar merkez kaçar evim merkezdedir dostlarım bilir dertlerimin saçakları beş mahalle sarar

imha-lathane

ıssız dertlerden kurtulmak için  ıssız yerlere hayrola kaybolsak ya. bu üzerinde taşıdığın izli kıyafet hiçbir zaman üzerinden çıkartıp atamayacağın derine derinde en çürümüş kinine... son bestesi uyuyan kızı içinmiş daha doğmamış pleaanta sarhoşu kızı çağırır imkansızı dünyanın çirkinliğine rağmen onu yetiştirme tutkusu çalınmayacak hepsi alkışsız kaldı ak sütsüz aktı seyircisizlikten oyunu iptal ettik seyirzlikten şehri askıya alın  silahını çizen ressamlar ve silahını yazan şairler için periler gelecek gökyüzü ondan kadife lacivert en çok moru severdi diye kırmızıya karışacak her zaman siyaha daha yakın böyle afillisin ya ağlarım dertli insizin ipsizin biri.

bekleme odağı

aylarca başında beklediğim çiçek sen gittikten sonra açtı ne olur? mevsimler ve olgunluklar daha anlamsız ya görmek istemem dik duruşlarını lanetlerim o ince narin güzellikleri. belki sensin tohumu kıpraştıran sen ve işaretlerin başka her şeyi boşverip hepsini ölçerim başka neyi beklerim? çağrışmalar çağırırlar ağlak ağlak şiirlerden. ihtimallerden iki yeni not ibranice ilahiler yankı yankı ürperir avret yerlerindeki tüyleri nü tablolardaki kadınların. gittikten sonra hiçbir şey söylemeyin bilmemezlikleri çivileyin aklını yemiş kabuklu yemiş ağacında baykuş yüksek perdeden mavralar uğurunda çiçeği de küstü toprağı da baykuşun gözleri de bekleme.

koştuğum haller

yasaktın, biraz senden yemişim midem ağrıyor iki gündür. derler hep bu başına buyrukluk öldürecek seni insan hiç ölüme kucağında ipeklerle gider mi? sırf insan ademliğinden bir şey kaybetmesin diye hara güre dalarım bahçelere yine. belki midem küser ben sevmeklere küsmeyeyim ölsem de inadımla çocuk gibi hep seni seveceğim

dipsomanya aşklar

ruh, gerçek yuvasına sevgi dolu bir özlem duyar. kasılmalar ve zoraki uzaklık başlar. bu uzun arayışların sonu insanı hep terk edilmiş köşelerde geçirilen bilinçsiz krizlere götürür. dönemsel dinginlikler koparır ve ziyan eder sanılanın aksine. çünkü hiçbiri salt özünden kopmamış, kavuşma gününün arzusuyla yanmıştır. bu yangının sonu da doz aşımı yanılgısıyla öldürmüştür çoğu kez. sürekli birlikteliği bulmuş alkolikler bile kıskanılır bu yüzden. sonuçta seni hiç düşünmediğim zamanlarda da sana bağlıyım ve sessiz kaldığım anlar kandırmacadan başka bir şey değil.

47.6062095, -122.3320708 (staley ve cobain’a)

ismini o ilkel kabile şefindenden alan şehir, kalbimi ikiye ayırıp parçalarını bölüşen iki adamı gömdü. aynı günü seçtiler. öyle olmasa, belki direnecektim yırtınan seslerinde. endişelerim, öfkem, sevgim; hepsi birbirine karıştı. hava durgun ve beyazken, bu gölgenin sahipleri, aynı dilin vurucu kelimeleriyle çizdi sınırları.

altın saatler

içine biraz şarap koyunca oynamaya başlıyor beynimdeki sinema. yukarıda gökkuşağı, asfaltta gökkuşağı, gözlerin gökkuşağı ve hepsinin birleştiği yerde havaifişekler denizi... deniz ağlayan bir kadın gibi iç çekiyor. ruhunu sıkı tut dağılmasın. sadece gençken yaşanabilen aselbent kokulu rüyalardan bu. telaşlıların yürekleriyse mum kokuyor. boğazıma bir düğüm oturdu ama hıçkırık mı kahkaha mı bilmiyorum. duyuyorum, sıcak gözyaşlarım yavaş yavaş aşağı akıyor yanaklarımdan. tatlı şaşkınlık için anımsayış ritüelleri... aceleden yavrularını ters doğurdu kedi. şimdi bakınca, yeşil ve buruk; ah keşke daha çok sevseydim, dedirten. belki de trajediyi aşka dönüştürmek için yolundan geçilmeyen ilk pişmanlık taşlarıydı. her deli rüzgar gibi gençliğe vurdu. her kırıklığa karşılık, bir unut ışığıyla hüznü huzura dönüştürecekti altın saatler. geceye varmadan; gülüp seçilen, genç, taze çiçek kalpler. hiçbirine sonsuz küskünlükler güdülemezdi. bu dünya büyüyecek. göz bebekle...

müsaade

hiç beceremiyorum yanımda tutmayı ve yakın durmayı. küsüyorum, küsüp kapanıyorum. tek kelime yazdırırtmıyor yangın yeri. bir başka beceriksizlik bu. korkuyorum; biri dokunsa, bir göz değse gözlerime afiyetim kaçacak. çoğu kez izin isteyip kalkıyorum. ev hapisleri iyi gelecekmiş gibi, temiz hayaller kurarak balçık duşlar alıyorum. aldırma diyorum gülerek. gece alçak vuruşlarıyla gelene dek... ya da bir hece, her gün yeniden ölerek dizildiğinde; arıtmasız kararların hepsi, ağlamaya götürüyor beni. süslü kelimeler yıttınıp parçalanıyor. doğduğum evde, espri yapan biri eksiliyor. sevimsizleşiyor her şey. uyku ve kalın yorganlar altına saklanıyor hayal kırıklıkları. gri ve şişman yaratıklara dönüşüyor. izoleliğin kararını tutturamıyorum, bir yerden tutsa diğerini yakıyorum. ne nefessiz oluyor, ne de başka bir nefesle. kaçıyorum, kaçtığım yerde dermanı bulmayarak... her limanda çırpınıp inlemeklerle... yine köz kokusu ve duman. belki ruhumu gömüp cesedimi y...

gül bahçeli yalnızlıklar

aramızda kırk yaş vardı ama aynı oranda yalnızdık. çehremizdeki çizgilerin benzerliği yüzünden çaldım kapısını. ev, eski ve yeni eşyaların uyumsuzluğu içinde ilaç kokuyordu. yalnızlığımı, ayrı odalarda bir yalnızla paylaşmak için çektim kokuyu sineme. birbirimize tek etkimiz, yattığımız yerde dönerken çıkarttığımız seslerin uykularımıza karışmasıydı. kaliteli uykuları bilmiyorduk. sürahinin dibindeki suyu paylaştık hapları yuvarlarken. çekyatın yayları rahatsız şarkılar söyledi. o, uyku öncesi dualarını etti, annemi doğuran kadın... adı, çiçeklerdendi. bakışları, benimki gibi. ben, onun gibi.

boşluğa tapanlar

yaratılmamışı bulmak için; kat edilmiş tüm yolları geri geri adımlamak, örülmüş tüm kazakları tersinden sökmek gerekir. ve yaratılmış en sakin bekleyiş; kurbanını ağa düşürmek üzere, tüm hayaletlerin gemisindedir. elle yazılmış bin mektup yakılacak. tasarlanmış bir oyunun kirli havası, şifreli metinler, suskunluklar ve paslanmış pusulalardan başka bir şey, yeraltı masallarını doldurmayacak. boş kalacak ve yokluğa koşacak. cevaplara layık olmaksızın, hepsini öğrenecek kadar güçlü olmaksızın... sızın, sızım sızım sızlayan keman; tahtaları ıslatan dalgalar... uzun yıllardır ağır işlerde kullanılıp, meçhul bir amaçla gönderilmiş, düşürülmüş melekler... herkes gibi var olabilmek için yırtınanlara; zihinsel yeteneklerin hastalıklı sanrılarla yarıştığı; tüm dünyalardah hor görülmüş, itilmiş, üzerinden geçilmiş intihar meyilli çocuklara... tabiatın bütün güçleri; "bunlardan daha yüzlerce var" dedirten, üzeri saydam kağıtla kaplı, karmakarışık saklamb...

kuytularda uykular

saat 1'i geçmişti, hiçbir şey fena da değildi. biraz zorladım, biraz da zorlandım arkadaki kahkahaları bastırabilmek için. sonra içten çığlıklar duyuldu birden; basit ve herkesçe anlaşılır kelimelerden, herkesin geçtiği yerlerden ve durdurmak istemeyeceğim cinsten. aslında her günü takiben, aslında her günü yazanlardan. kalabalıktaki hepinizden biri. kınalı'da boyalarım akmıştı, rüzgardan daha güçlü ayrışmıştı ruhum. acı bir şarkının eteğinden dökülmüş dilime yapışmıştı son seferde. yalnızlığa çekilip karanlık uykulara saklanmıştı. tüm düş haritalarına kanmış, katlanmış, yıpranmıştı. tarif edilmiş en saklı gizemdi.

nisan sonu mayıs başı

geç kalmış baharın ilk günleri parklar yalnız yatmak için yalnız, yatmak içindir toprağın soğuğu çeker sırtıma hareket edemem üşengeçlikten mayışır uyurum baş ucuma koyduğum düşlerimi çalarlar ben görmeden derin uyurum, hissetmem en sevdiğim şarkıyı çalarlar hep bir ağızdan  bu dönemler hep böyledir senenin altın ışıklı günleri ben mahmur ve herkes ayık

kötüye evrilme

önceki ben değil şimdi aramasını beklediğin başka şeyler oldu başka renkler oluştu koyulukta üç sene de değil üç ay da değişimine inanmak istemediğin bir bağdı bir liste vardı şimdi dönüp bakmıyorum söylenmiş bazı sözleri dinlerdim artık fotoğrafsızlıklarla emekli bir ruh gibi dinleniyorum senin gibi zehirli suda yüzmek de değil bir sandalye bir yeşil bir sonsuz maviler esintisi hiç bu kadar ayık olmamıştım artık görmek istediğin ben değilim geceler süslenmeyecek kırmızıyla sınır ötesi günleri geri çağırmak manasız minik tüylü hayvan bile anladı bakışlarımın sönen arzusunu ben o eski ben değil artık kıracağımm asumları bile inan değişimi daha zordu kabulünden görmek istediğinden görmemek istediğine akıllısın anlarsın "artık bırak" diye yırtınacağım daha da bir şey kalmadı aynı yalın sözleri geçmeyeceğim ne getirdiyse bu tekrar batakları getirdi anlatımlarımın sonuna ben şimdi asıl benim en uyku kaçıranından

gerçek gerçeksizlikler

bazı kelimeler art arda gelince çok güzel duruyorlar ben buna tav oluyorum ve bazen sırf bu yüzden kıyıyorum nikahlarını ruhum ve hikayelerimin örgüsü plastik peruklar ve yakıştırmalarınız gibi değil hiçbiri gri saydam boyalar örttüğü sanılan hepsinin ardı açık açık görülür provası edilmiş rüyalara taşınır defalarca aynı perdeden o romandaki gibi çocuk kalbimlei nsanları öldürürüm unutarak sırf onlar da yakışır diye gönderilmelere gizin ışıltılı ırmağı şelaleye vardığında güzel olan ne varsa götürür katar karıştıtır yosununa çalar görkemini darbeler okunur duvarlardan yüzyıllar sonra aynı evlilik taçlanır yadigarlarla hepsi birbirine çok yakışır inci yakut karıştırır dizerim yapay hiçbir gizlenmeye sığmadan sergilenir açıkta gürül gürül ve gümbür gümbür hak eden kalplerde

haliç'te gün batıyor

suyun üzerinde yüzen her şey savaş gemisi bundan sonra. yaşamayı bilen hergeleler bile katılacak bu fikrime. leşler leşlerdi midemi bulandıran. şimdi kusuyorum saframı acı acı. fahişelerin sokaklarda anne olarak gezdiği saatlerdi henüz. dolayısıyla kaldırıma kusanları da göz ardı edecek kalabalıklar inmemişti sokağa. gün batıyor. manzara o kadar berbat ki utansın hala utanabilenler. eskiden çok güzelmişler. altından zincir geçirenler... seneler önce şuradan biri atlamış, bu son değil, diyerek. ona da kusabilirim her adım başı. çekincem kalmadı laflardan da ahlaktan da. akşam üstü. üzerinize afiyet. son da değil afilli de. özür dilesin tüm hazlar, hepsini yakacağım. sizi korkak piçler! koyu renk ruju bulaşmasın diye erkeğinin  yanına makyajsız giden kadınlar. hepinizin oyununu dökeceğim. benim kaybedecek bir şeyim kalmadı. hepinizi süzeceğim korkulukların arasından, altın yüzüklü gangesterlerin yanına. gün batıyor, eski sayfalar çıkın ortaya! lokanta...

mavi tuna valsi

omzumdan karnıma kadar kesikler var vücudumda. dört perdelik bir operanın ikinci perdesinde çıkıp, aklı olanların uğramadığı sokağa girdiğimde olmuştu hepsi. bu yırtınma çağrısıydı belki beni yerimde tutamayan. birbirine denk koyu renk paltolar sarmıştı etrafımı, ışık sızmıyordu aralarından. sadece lafları gözümün bile görebileceği kadar keskindi. semtin kedi kesenleri. tüm sahtekarlıklardan izoleydi. yolun yarısını geçtiğim bu hayatımda, bu kadar gerçeğini görmemiştim. gelecek tüm darbeleri kucakladım beni büyüleyen doğrulukta. oysa çok da gözü kara değilimdir, hayır yiğitlik de değildi yaptığım o kadar büyük olayların insanı olmadım hiçbir zaman. dedim ya, sahicilik hiç karşılaşmadığım kadar açıktı, sizi temin ederim bir oyunun içinde yaşıyorsanız, böylesine bir kararlılıkla karşılaştığınızda iyi kötü ayrımı bile yapmıyorsunuz. belki de sahiden iyiydi... bir şey olacak bir şey olacaktı, ne kadar hazır beklesem de o ilk anı yakalayamadım. dehşet verici ve çok...

saklı bahçe, arka bahçe

kim fark ederdi? her şey bu kadar sıradanken her şey bu kadar basitken; alacalı uçan balonlar gibi... hor görülmeleri duymuyormuşçasına davranan kırgınlar kahvesinde çay, simit ve akordeon; en önemsenmemiş haliyle geçti önümden. eski terzilerin işçiliği, elde dövülmüş ayakkabılarıyla hiç yaşamadıkları aşkların mezarına çiçek taşıyan kadınlar... aynı hikayeden çıkmıştı hepsinin tozu. böyle silineceğini bilmenin verdiği yükü, naftalinin geniz yakıcı kokusuyla nssıl yarıştırabilirim ki? cepler, cepkenler, ilkler eller hep üzerinde geziyor. yaşları pınarlarda, makyajı yüzde tutmalar en asılından. rüzgar biraz daha sert esse, yıkacak arnavut kaldırımda titreyen bacakları. göz yaşlarını gönderilmeyecek mektupların sarı kağıtlarından başka bir yere dökme ihtimali, korku ah korkunç ne acı. aşk saklandı aşkın acısı daha çok saklandı, genç kızlık odalarında. kırlent gibi dantel gibi kaldı o kadınlar. yüzleri yıprandı, umutsuzlukları kolalandı zamanla. kim fark edebil...

kapanan dosyalar

şişeleri sallayıp dolu olanı bulmaya çalışıyorum. sonra pişman oluyorum öpüştüğüm tüm yabancılar için. oturduğum koltuk, tabure, çim; ne olursa, batıyor. gevşeten doz aşımları hiçbir arzuya tutunmuyor. gözlere bakıyorum, derinine değil. gülümsüyorum, hepimiz farkındayız, her biri yalan, anı bile zor kurtarıyor. eski şubat günlerini yakalamaya çalışıyorum tekrar ama bulamıyorum, orada da değilim. eskileri raftan indirmek de yeniye soyunmak kadar zor. bazen sadece bazı dönemlerin kapandığına ikna olmak gerekiyor. sonrsında tek tek doldurulacak o kıyafetler hurçlara. veda edip duygusal bir törene dönüştürülmeyecek bile. bilinçaltımın genelev binası yıkıldı. bilinmesi yeter, lekeyi silmek için. sessizce kapanacak, kilitli dolaplara.

kuvars

mum ve sis gibi derken sanırım benden bahsediyordu. bense sadece midemdeki kuvarsı kusmamaya çalışırken buz mavisi soluyordum. tüm bu odağın ortasında, tabloların ağladığını gördüm; üzüldüklerinden değil, iş tanımlarında ağlayıp sızlamak olduğu için. ateş tuğla duvarlardan, rabıta yerlere hapsolmuş sapır sapır sular. içimde tutmaya çalıştığım izler, büyü, asit, kıvılcımlar... tümü, fresklerin birbiri içinde dansı gibi, görkem ve ahenkli. sanki üç kat boyayla sıvanmış da, araba anahtarıyla kazıyorum geçmişini. gölgesinde dinlendiğimiz ağacın kızaran yapraklarının eski haline dönmesi zaman aldı. hala içimde tutmaya çalışıyorum doğasını. bakımı zahmetsiz bitkiler bana göreydi. şimdi tanımadığım çabaları harcıyorum yüksek tavanlı yaşanmışlıklarda. bir merdiven uzatıyorum yetişemediğim katlar için. hala benden bahsediyorsun, biraz bulanık yine de beni kandırmayacağından eminim. kucağında kundağa sarılmış kayayla yürümeler gibi değil. şimdi hatırla isa ne yapmazdı? hist...

profesyonel düş görücüler

artık sadece rüyalarda net görebiliyorum. rüyalara taşınıyorum. gerçeklikleri bavulumun dışında tutacağım. uykunun çıkmazında yolum. en aydınlık ışıklarımı takacağım. düşler üzerine doktora yapmak zamanı. buradaki bağları koparıp, sarmaşıkları turkuaza öreceğim. doğmamış çocuk kadar sağlıklı olacak. toprağa kapalı gözlerimle, umarsız gökyüzünü göreceğim. eskisinden bile daha okunaklı. camsız, sadece açık hava.

şipşak

bir fotoğraf olmak istedim, çok süslü ve senelerce saklanacak cinsten. her şey hazırdı ve ben de olmuştum. fotoğraf tamamdı. ama bu süslü fotoğraf çekilirken en sade ilk fotoğrafı soldurmuştu. çok üzüldüm heveslere. fotoğraf makineleri hiç umursamadı. hala renkli çekiyorlardı. inadına karanlık odalarda ağladım bozsun diye gözyaşlarım kimyasını. bu kadar kırgın bir intikam beceriksiz olsa da, intikamın en safı...

çorba hasta

tıkanma ve tükenmek arasında bir yarıştı ama harfler kadar yakın değildi hiçbir şey değişime. çekiyordu içine. değiştirmezdi çabalar, onu herkes gömmüştü. çözülmesi gereken bir bilmece değildi. düzensiz evlere ve imlasızlıklara tapardı. doğaçlamaları planlamak saçmaydı. en diri ölü, kendini buldu. çamurdu, yanlış çaldı, şişmandı; "böyle olmaz" demekler gibi. kavgası bayağı iyiydi ve diğerlerinin en bayağısıydı.  başta sadece sağlığı kötüydü sonra tüm it kopuk onu kıskandı. sarhoş sürü oldular, boğaza takıldılar tükenerek. yarışı kimse kazanmadı. zaten kimse kutlama için orada olmak istemezdi. yapma çiçekler ve plastik sevişmeler kadar değersiz...

ruhum

geçtiğim sokakları gördüm filmlerde. sonra oturup aynı sokakları okudum kitaplardan. yiten seneleri kıskandıran cinsten. hep bu şehir yaşadı bu şehirde yaşandı sayfaların ardındaki ürkek bakışların sancısı. tüm gerçeklikler bizden önce söylenmişti hepsine katılabilirdik ama hiçbiri bizim değildi. nefeslerimiz yalnızlığı daha yalın anlatmaya yetmezdi. bir sefer de birlikte geçtik o sokakları camların ardından satırları göstererek. seneler önce aşklar bu çukurda delirmişti. şehrin en kalabalık aşkları en hakiki kaçıklıklarla. o zamanlarda da sahici dokunuşlara bırakmıştı kendini tenhalar. sahiden bakmalar ve ardında yeis görmek kadar afaki. mum ışığı gibi titrek kalmış bugüne dek. anısı hala taze yüreklerde. aynısının bir farklısı. ben nasılım ben nasılsam tam da öyle.

şahika

korkularım yerleşmiş, fani gerçekleri doğurmuş. seni aklımda tutup, yanımda istemişim. ve öyle tanımışım ki adımlarını duruşlarını eslerini; sevmişim, benden başka kimsenin sevmediğini. yabancıyı kötüyü yasağı. anlatamamışım sevilene ve nefrete. ışıyacağını bildiğim sürprizlere... karnım, sıcak sancım. büyük, titrek kuruntularım. alınmalara ve imalara karşı... takılıp düşmekten ziyade, duvara çarpmalara korkular, duvarı geçememeklere. masallar uydurup çocuk oyunları oynamak varken, dışarıda kalıp kötüyle yüzleşmeye. hepsinin en fazlasıyla hepsinin en bilinmezine.

üç ciltlik roman

bir gece yarısı romanında buluştuk. kirpiklerimle, uykuyu unutturma savaşına girdi sayfalar. tüm kirliliğiyle dokunup omzuma, "merhaba, gerçekliğe şahit olmak vakitsizdir" diyerek. alt komşum boğuk sesiyle ağlıyor, bu saatlerde olabilecek tek gerçek, hıçkırık lisanıyla... ne söylediğinin onun için bile önemi yok, zehrini akıtsın yeter. katılmak isterdim ama ortaklığa hiç halim yok, ağlayan bir acize bile güvenemem bundan sonra. okuyorum gözlerim kan çanağı. sakin kalabilseydik, soğuk çaylar içerdik çanaklardan akşamüstü. sağlıklı çalışan beyinlerimiz uyutmazdı bizi, tutkuyla üretkenliğe sarılmış ve genç bir ırmak gibi; mide kramplarımız değil... her şey, olması gerekene sürülürdü. sıçrayarak uyanmak gerekirdi kopukluktan ama saat geçmedi. gökyüzü bile yırtındı geceyle birlikte satırları bitirmek için, olukları taşırırcasına yağdı. ben beklerken o ağlayarak uyudu kolonların altında. rüyasında kraliyet şarkıları söylüyor eminim. sükuneti uyutup koyd...

no:19

Kapını çalıp bir bardak su isterim senden, Yere çöküp ayakkabılarıma baka baka içerim Deryaları içerim o bardaktan, bitmez Sen de yere çöküp, o bardağın ardından akmak istersin bana Ama kafanı kaldırsan, Gözlerinden yaşlar akacak sadece. Yüzyıllar sığar, o ne yapacağını bilmez yutkunmalara İkinci bir şans mıdır, İlk kurşunu kim atacak? Senin ocakta yemeğin vardır, Benim gidilecek yollarım... Ayakların geri geri, Gövden bana dönük Ben tam arada, Eşikteyim. Tek kelime dönmez Mutfakta düdüklü tencere ötüyor, Beni aşağıda kornalar çağırıyor Kalp atışlarımız hepsinden daha yüksek İyi ki mazeretlerimiz var Ne çabuk inanırız Onlar da her yere uyarlar... Ne güzel sürpriz (!) -Şükür ki tesadüflere inanmıyoruz- Hala "biz" diye konuşmak, Yüzüne zor bakarken... Uzun zaman oldu. Nasılsın? Bildiğin gibi. Evet hala, Bilirim... Kapı kapandıktan sonra konuşacağımızı; O yemeğin yanacağını, Merdivenlerden inerken ağlayacağımı, ...

kanlı veda

çizdiği tüm resimlerden olasılıkları toplayıp gelse, çizse benim bileklerimi dikine. pasifloralı uykulardan daha has. kanın yoğun, doyurucu denizi. süzüleceğim aşkın tanrısı için, tüm cesaretsizliklere. düğüm düğüm yutulan kelimelere. karanlık odada verdiğiniz kararlara. gideceğim. aç karnına. hayattan tüm istekleri reddederek, son dileği bile... yalanlarım kalmadı artık. bakire gibi öleceğim. şamdanları yakmaya başlayın. şimdiye kadar ne anladıysanız bakışlarımdan, yeter. şimdiden sonrasını siktir etseniz de olur. beni affedecek misiniz? ama ben hep söylemiştim... -böyleolur- ve hep söylediğiniz gibi kalacağım. beni yormayın. susmayı severim ya, sonsuza susacağım. öldüren olarak, son kez ben öleceğim. inanın, periler de ölür kendi şarkılarıyla. yalnızlığa doya doya ölür. çözemediklerimi örtün üzerime, varsın orada da bırakmasınlar beni. kırmızı kadife örtünün üzerinden o kuşları uçurun. hoş kalın. kalacaksınız anılarda.

lanetlenmiş kalplerle, kutsal yola çıkmak

sizden değil. hele sizden,  hiç değil! ıslatın süngerleri,  çekin kordonları.  kollarını öne uzatmış, bilekleri pranga diye ağlayan aptallara yer yok! yüzü güneş görmemişlerin ülkesini silin haritadan. onların yürek mezarlığı kesmesin yolunuzu.  kalbinde laneti taşıyan,  yurtsuz  aciz...  canına susamış elmas yolları ona sunanlar! dizilin aynalı kalkanların önüne; savaşacağınız tek şey,  ışığın yansıttığında!  toplayın betondan son günlerin düş cesetlerini.  hür aklınızı onlarla gömmeyin! bataklık kenarındaki ulu ağaçları siz diktiniz!  çizmelerinizi toprağa göme göme kaçın. siz olmayandan kaçın! altınlarınızı yanlış ellere koymayın.  sonra,  altın varaklı tablolara taşınacaksınız.  ihanetten uzak,  asit ciğerinizi yakmadan...  tutsaklara yer yok,  zincirler en  en uzağa!  -uzak durun- yüzyıllar sizin olacak.  onu inancınızla çağırın....

hiç kadar

"seninle hiç bu kadar..." diye başlıyor cümleler. yargıçlar en mavi şimşeklerini çakıyor. koyu lacivert geceye, saten çarşaflar... uzaklık kadar soğuk tutuyor. ses tellerini çelik zincirle örmüş... susmayı en çok sevenlerin, bu kez konuşamamaya meramı. anlayın, yalnız ölü bedenler anlasın. bir bir yok olmaya çalışıyor karşısındaki melekler. düşüşlere arzu, bu hususta son moda (!) zihin oyunları parçalıyor omuzları. bir yuva kurulurken, diğerini yıkmaya... siyahların çetesi, estirir kanunları. ilkler hiçlere yanaşır. mide sancıları en yüksek marştır ve derinden sınananlara yaraşır... çınar, birni sırtına yaslar; diğerinin üzerine kapanır. olamamış hitapların suları nasırlı avuçları taşırır. hiç hiçe ve iç içe. isyan, asi bakışlar...

bütün akşam boyunca

ben yabaniyim hiçbirinize anlatamadım. oyunlar yazıyorsunuz, oynamam. saatim gelir, tıkırtılarım hiçbir merdiven boşluğunda işitilmez. böceklerle birlikte kovulurum. ben, o sandığınız değilim. küflü yadigarlarla yola çıkmam. sadece, bilip de duymak istemediklerinizi söylerim. koyuluğunuzda kaybolmuşluğu deşerim. tüm ederi, perakende doyumlara sıkışmıştır tıklım tıklım. ben o kutuya kocaman bir geçmiş koyarım. kunduz akşamları yabancılar kudururken. ben çoğunuzu üzerim. perdem göstermez, yanaşırsınız. ardında ilmek ilmek, hayalsizliklere sökülüp kanlı zalime söversiniz. savaş meydanında izi kalır kasılmaların. ben yabaniyim biraz gül biraz yaban.

boş, beyaz oda

düşün ki ses, çarpar tüm ihtimallere de bulmaz yerini. hiçbir dokuda, istenilene tınlamaz. beklentiler beklentiler. eklemeli ve üflemeli. üç kanaldan geçer. üçü de sonucu çileye çeker. en güzel sunak, en kötü sonuca doğar. bu kadar acı ve bu kadar saftır. eş zamanlı kutuplaşmalar, havasız, boşa haykırışlar. tüm çekişmeler elde tutulmaz, biri bırakılsa, kırılır yerine dahası konmaz. en yalnız anında kimse elinden tutmaz. sözler mürekkepli kalemlerle, ellere yazılır. tiradlar gecelere oynanır. aynadaki sen, her gün bir başkası olur, gözyaşlarıyla anlatılır. boşlukta yayılmaz ve emmez hiçbir çaresizliği. girizgahı kimse yapmaz. yalnız oynar, yalnız titrer; yalnızca red bilir. hayal kırıklıkları soğumaya bırakılır, mumlar yanarken. gölgeler bir bir çekilir içe. cılız, sancılı sesler kalır.

kız çocukları

caddeyi geçerken, karanfiller vardı cebimde. güneş gözüme, ve içime... yatağında uzanmış, duvardaki çatlağı izleyen kız karşımdaydı. seneleri aşırmış, tuğlalardan atlayıp gelmiş. onu, en yakın geçmişten hatırlıyorum. yanına, içindeki yaralı çocuğu taşıyan kadını almış; onu daha o gün tanımış... bir sessiz ve biri örtecek kadar çok ağız. çoğu sodyum klorürü fazla kaçırmış. ışıksızlıktan, patlamaya koşmuş. dizleri titreyen yabancının elini tutmuş, gözleri görmezken yabancıya elini tutturmuş... bana tanıdık hikayeleri gösterdi gözler. sanki herkes doğduktan bir saniye sonra ölmüş. mucizeleri yarıştırmış. adımlarım gibi. şehrin acelesi var. yaşlı sokaklar yutuyor, yaşlanmamışları. herkesin çıkmaz sokaklarda çakışan planları var. ve çıkamadıkları... eve dönüş yolunda kaybolduk. ıslak hayvan kokuyordu. günün son küçük kızı, döktü incilerini krizlere. tutamadık, toparlayamadık. cebimdeki karanfilleri çiğnedim en son, ayaklar altında. ayak izimi bıraktığım bir a...

temaslar

yaklaşma ağzım anason kokuyordur. küllü saçlarının hiç ilgisi yok. rüzgar, kulağının arkasındaki düğümler, tellerin çarpışması... günlük tuttuğunu bilmiyordum. bacak bacak üzerine atılmış, beceriksiz kalem tutuşlarıyla... ölü tarihler ve ölü böceklerden kurtulamazken. beni sevseydin, o günün tarihi aklında kalmazdı. su katılmamış rakı renginde temmuz... siyah beyaz perdelerin kokusu ve mezeler. kendine biraz zaman ayır. mazeretler tufanı ve soğuk sargılar. kaçık çorapların kurtarmaya çalıştığı akşamüstü sevişmeleri gibi. unut, yuvarlan, en büyük birikimin alacalı bilyeler. yüzünü görürsün; üç yaşında, beş yaşında, en büyüğü sekiz yaşında baktığında gözlerin. badem sütü, saçlarında argan. tüm kokular sende. ve tünelden aşağı, kükürtlü sabun kokan o dükkan. yalan dolan. yaklaşma.

gördüğüm kördüğüm

parçalarından sızan, eski akşamlardan kalma benlikler. pencerenin kenarında, pencerenin kenarında üşümüş parmaklarına iğneler batar. bağrını kesip attı, terzi makasıyla. olmayacak ya, kuytudakinin bir eşi. kurumuş meyvelere yakından bakmayacak. fani, afaki. çöllerde, serserinin aşığı. kalbinin kabuklarında yolları açılırdı, yolları acırdı, yollara açılırdı. aç, ah nasıl aç. gözleri guruldar, bakışları aramaktan. pencereden pervaza, mermerden kalebodura sular dumlar, ritminde kalbinin. dili döner ağzının içinde, sessiz tükenen tükürükler. şarkısını söyler titreyen camlara. Kapılar gıcır gıcır. gerçekler nerede? aşk için. ahmaklık için... yenilmeye razı karanlıklar için. eskitme akşamların sonu. paçalardan aşağı.

doğru'su

ben hala radyoda şarkımı arıyorum. sinyalim zayıf. o sesi yakaladığım anda, bırakacağım kendimi. turkuaz, deniz. hafifleyecek her zerrem. yosuna bağlayacağım, korkusuz kayalıkları. salacağım sümbülleri. çözülecek sargı bezlerin. altlarında hazların iyileştirdiği yaralar. harla, yaktığın sepya fotoğraflar. gözünden akarak yerleri yalayan geçmiş hüznü. hepsi dağıttı yükü. bir temiz nefes. alman için bıraktığım. saf huzur. tüllere sardığım porselen bebekler. hep birlikte dinleyeceğiz. değecek bekleyişe, soruları en son soracağız. şarkılardan ayrışmış, cızırtılı sorular. zümrüte çaldı zamanla. en değerli anı şu an tam da olması gerektiği an.

hayal'etler

hayaletinle yüz seksen dakika. bakmadan, sesini bile çıkartmadan. kokmadan. parmaklarına hiç değmeden. sanki bin yıl geçmiş. zamanda doldurmuşum sevmeyi bilmeyen kalbimi. nefesini tuttuğuna inanmışım, bana fark ettirmemek için kendini. hala aşık mıyız? kıskanabiliyor muyuz o prensesin hikayesini? nasıl içim gitti... eklemlerinin sesi kulaklarımda, içeri girdiğinden beri. oradaydın sandım. ete kemiğe bürüdüm seni. kanın akacaktı değsem, ılık ılık. seninle gittim o diyara. ışıklı merdivenlerden. cennetti, kırmızı. gerçeklerle yarışırdı. yanımda, ritmimi bozan karaltı. yazılmış sözleri bize oynattım. alkışlarla uyanana kadar.

kırık

kaldı aklımda, film sahnesi gibi. ileriye taşıyamadığım, gözlerinden içeri girmiş, yorgun hayallerin. geçmişi tırmalayan... kalbimdeki sen, ortasından kırılmış tırnağım gibi; her yere takılıyor, canımı acıtıyor ama kesip atamıyorum, ete çok yakın, sadece üzerini bir bantla örtüyorum, uzayana kadar. belki senin de ellerin bir gün bana uzanır. tekrar. kelimelerin anlamsızlığı da aklımda. buram buram sensizlik, aklımı oynattığım hatıralar. tahta köprüde, romantik danslınla... benim tarafıma geçmeyecek kadar sakin, ihtiyatlı. sana dokunmak istemeyeceğim kadar saf kararlılığın. hiçbir şeyini bozmak istemiyorum. sevimsizliğini, yabancılığını da. böyle izlemek güzel. ve böyle istemek, günden güne. seni özünde bırakmak. yanaklarımda taşımak. anların üzerinden geçerek. kalemle, kağıtla. kapından bakıp, içeri girmeden. eşiği hiç terk etmeden.

filli dokuz (derda'ya)

senin martın geldi ve ben onunla uçamadım. nemli, rutubetli odamdan çıkıp, sarılamadım şehrinin kuru soğuğuna. bacaklarımız yana yana karlarda koşuşturduğumuz günleri tekrarlayamadık. fotoğraflara bakıyorum. seneler geçtikçe, onlar da azaldılar. eskiden bu tarihlerde, uğurböceklerine üflerdik. balonlar, çakmaklar... şimdi sabırlarımızı yarıştırıyoruz. sancılarımızı ve sınanışlarımızı... o görünmez tren yolu, sonsuz görünmez mekiğini dokuyor hala aramızda. güzel hayaller kurduk, bazıları hala yaşıyor; çoğunaysa ağladık birlikte, sövdük sonra söverek güldük. yerlere yatar, nefessiz kalırdık. bazense, yere bakar, hıçkırıklara dalardık. önce ağaçlar, sokak lambaları geçerdi camın ardından sonra sigaralar yakıldı çay bahçelerinde, kediler geçti sandalyelerin altından. yanık saçların ve telefonun ucunda, adımı tekrarlayan heyecanlı sesin... kayaçlar, yuvarlanışlar, kalıbını yitiren kelimeler, uykuyu inkar, uykuya direnişler... süte batırarak yedik, o ölçüm sonuçları...

zapt

gitmek istedim, yollamadılar. hepsine küstüm, içimden . çaldıklarının üzerine sünger çekmiş, oturuyorlar. en pahallı kanepeden daha çok keyif verir böylesi. temassız hakimiyetin verdiği doyumsuz haz, hiçbir ekran göstermedi bundan daha çıplağını. hastasın. kör olan gözleri her ağlatışında, çivit mavisi gözlerin gömüldü çukurlarına. kendini de çektin, tutsaklarını da. senin olamayan her şeyi çaldın, ona sahip olabilecek herkesten. kendi fikrin yok, korkun hep dışarılarda. kulakları patlatıp, eldekileri almak uğruna. eteklilerin geçemediği sınırların var. emrinde küstah, kin dolu gardiyanların. hepsi kalbinden beslenmiş. o, tükenmeyecek olan ve cehalete aç. her şeyi elinde tuttuğunu sanıyorsun. inanç sandığın, kopuk bağlantılar. mutlu olmayacak ve mutlu edemeyeceksin.

beş

kemiklerim sızlıyor hastalıktan. beni, kaybolduğum bu zamanlarda anlaman gerek. uzaklık konulu tartışmalara girmeyeceğim. gazete küpürleri, hakların ihlali, zırvalar, boşluklar. nefesinden uzak kalabilirim, tozlu perdenin önünden sokağa dağılırken. yıpranmış kadife koltuklarda, biletsiz, yangın sonrası filmlerimiz. pervasız kalabalık, donuk bakışlar altında yürüyüşler. gözlerim, anlamaktan kırmızı. ve anlamadıklarımdan, gri çivilere asılı. olaysız dağılabiliriz evlerimize. başımızı nereye koyuyorsak, yuva dediğimiz o yere. bize dokunmayan kavgalar görürüz dükkanlarda, camlar kırılır; ilk düşüşte, kanlar dolar lağımlara. başımızı çevirmeden yürürüz. kaybolmama beş kala. sormayacağımız soruların bilinciyle, huzura sonsuz dua. üşüdüğümde paltoma sarılmayacağım, içim titrediğinde kalbine sokulmayacağım vakit. beni giderken anlayacaksın. o hastalıklı halimle. bantları kesip, eksik serüvenlere uçacağız. son uçakta, dilekçe ve bozdurulmamış çeklerle. alı...

bitmedi

sana yazdım satırları, sarıldım karanlığa.  yürüdüğüm geceler,  indi tepeme kaldırımlarda. ne kadar akıcı, dizildi suratın gözümün önüne.  taşlarında biriken tozlar,  doldu boğazıma. siyah inci gözlerin, üzerimdeyken,  söylemek isterken; son defa  kal yanımda.  geçtiğinde zamanı,  biriken acı hatıranın; mavi kuşların şarkısı atar koynunda. becerememişti en keyifli anlarda. ne çok beklemiştik o pencerenin altında. hep öyle olur. biz de becerememiştik. sen,  beklerken beni sahillerde; ben bilmezdim. yine, tutturamadığımız çok şeyden biri.  arardım kitaplarda da,  seni görmezdim.  son umudum, bir gün karşılaşıp koynunda hatırlamaktı her şeyi. yıllar, yollar hiç kesişmedi.  yalnız ağladım. imkansıza. bitiremedim, seni anlattığım hiçbir şeyi. biz, bende hiç bitmedi. 

bitti

her şey çirkinleşti. tırnaklarımı kısa kestim, üzerinde o morun mavisi, en koyudan. hala çekici olmak için uğraşıyor; bu raddede, ne kadar anlamsız. yağ bağlamış düşüncelerim, bedenim; estetikten uzak. dolduruyorum içime tüm kanseri, midem bulana bulana; ağlasam da, durmadan. eklemlerim sancıyor, üç sokak bile dayanamıyorum yürümeye; böyle çıkılmaz dışarı. çıksam da, yanımda kimse gülmüyor. ne kadar uzun zaman oldu, nefesim kesilene dek gülmeyeli; nefesim kesilene dek sevmeyeli. yalanların yükü büyüyor. o serin, rahat rüzgar senelerdir esmedi. her şey öyle yalnızlıktan, öyle uzaklıktan ki; hiçbir kansızlık unutturamıyor, silemiyorum sensizliği. bakamıyorum aynada kendime; ayların acısı birikti irinle, yüzümde. daha da kirletiyorum kıyafetlerimi. hep benimle, acısını yarıştırmadan. artık karşıma alıp konuşmuyorum. benden bitti, çok şey gitti.

görünmez köşkünde

yazılmamış kahramanların aşık olduğu, masalların kadını. siler ellerini, kirli önlüğüne. kimse tutmamış, ondan bu kadar yumuşak. kimse girmemiş yatak odasına, öyle narin, kuş tüyü, dağılmaz. yerli yerinde tüm bibloları. köşesi kırılmış tek bir tane, onu solunda taşır. sakin kafası, gürültüsüz. çalmaz kapısı, hiçbir kapısı. karton kapakları, ciltleri hiç açılmamış. sayfalara bir çift hare düşmüş, çehresinden. ötekiler görmez, inceliğini. ötekileşmiş, ruhu çirkin, düz ovada. tekerler dönmez ona giden yolda. bağlı seyyahların gözü. görünmez köşkünde, tavan arasında kimsenin açmadığı sandıkla. keşfedilmeden, kayboluşa.

vade

çatılardan aşağı düştüğüm rüyalar. ne kadar uzun olabilir? kimsenin haberi yok. asfalta akan salyalarım, kanallara... kimim ben? rüzgardan saçım bozulur, gerisinin önemi yok. belki kazınacak sonraki gün, belki süpürülecek. sarı kurdelelerle aşıklar gezecek. ıslak ıslak öpecek, ölümün üzerinde yaşamı. pisliğin üzerinde cenneti doğuracak. silinecek izleri, hiçliğe. donuk gözleri tabloları süsleyecek. ölgün ölgün arzulayacak, sonunu tekrar yaşamayı. kahverengi, örtecek kavislerin. en son, kağıtlar süzülecek; ona yırtıp attığı. vedasız.

caz kaçakları

her gece aynı yerde,  farklı kalabalıklarda; aynı yalnızlıkların kurduğu köprüydük.  saniyelerin, ömürlük anılara rakip olduğu bakışlarla... -kimse görmeden- kaçamaklar.  mesafelerden sevişen ruhlar, ayrı hayatlar.  karşılaştığımız ilk günden beri,  dinamik hevesle. ikimizin de neden orada olduğu barizken.  hiçbir loşluk engel değildi, üzerimdeki bakışlarını keskince görmeme. gürültü,  karmaşaya rağmen; kuşkusuz ayırt ettiğin sesim gibi.  hep aynı notadan konuşurdum, alıştığım o koyulukta,  bazen sert. aynı şiiri okurdum. yanından geçerken, topuk tıkırtılarım, aynı ritimde; sadece rüzgarım değerdi sana, en güzel danslara bedel, en vurucu notalarda, ağlayan tuşlar.  aylar geçti,  o çamur bizden hiç geçmedi.  uzaktan uzağa,  bataklığa yürüdük.  sana ulaşma çabam,  beni aramaya hevesinle büyüdü her an.  aramızdaki boşluğa rağmen, bazı şeyler öy...

al paltonu, gidiyoruz

dönmeyeceğiz, bu son bakış. o oda artık soğuk. topla cümlelerini, bırakmayalım iz. perdesiz, güneşlerde çürür hatıramız. sesler öldü, benim en yakın arkadaşım. canlı tutmaya çalıştığım tüm ihsanlar öldü. kapatacağız kitapları. yuvarlanacağız merdivenlerden. fitilimizi ateşlediler, aktık tablalara; bazen hazla, vücutlara. zaman geldi, toplanamaz olduk. benim güzel dostum, çok güzel solduk. kalplerimiz buza kadar dondu son kararda. her şeyimizle. yanında en iyi olduğumla, en kötüye kadar. soğuk siyaha, yükselmelerle, hoşçakal.

bu sokakta, yalnız yürünür

bazı sokaklar, yalnız geçilir. bakmadan o berberin tabelasına. okumadan küpürleri. adımlar uymaz artık sokağın kedisine. ahestelik, geçmiş zamanda kaldı. çağırılmaz tozlu depolardan çırak. bir anı daha sığmaz bu taşlara. toplama bozuk paraları, vermeyeceksin kimseye. ezberlediğin eksik kaldırım taşlarını atla bakmadan. değmesin gözün, yerdeki tebeşir çiziğine. değişmedi terzi vitrinindeki ceketler; bakarsan yine dikmek isteyeceksin sol koldaki eksik düğmeyi. çevir kafanı, pabuçlarının uçları seninle. atma elini cebine, bakkal artık o gazozu satmıyor. tek nefeste geç üç katlı apartmanın önünden, pencerede yine tül yok, kaldırma kafanı. aman, selam verme gayri ihtiyari, sokak satıcısına. artık konuşulmaz bu sokakta. geç dükkanları peşi sıra, bir anı daha kaldıramaz kepenkler. artık bu sokakta yalnız yürünür, kaçarcasına.

aynadaki

tüm izinler verildi ama hala tutsağım. gözümü her kapatışımda, beni sevmeyişin batıyor göz kapaklarıma, iğne iğne. açmak istemiyorum, yine de sen varsın orada. dayanılabilir kılıyor tüm çaresizlikler, acıyı. elimde bir tek bu kalmış gibi. hiçbir rüzgar aralayamaz, bir toz bile almam aramıza. hiçbir yere gidemem buradan. bana hiçbir şey vermezsin. kavrulurum umursamazlığınla. sen sevmeyi bilmezsin, ben sevilmem, bilemem. tüm izinler alındı, kaçabilirim senden. kaçsam nereye giderim? ben hep aynamla yürürüm. kırık saç uçlarım taşır, yokluğunu. dökülenlerle, sana bir hayal örerim. belki ışıltıdan uzak, belli ki ömrü uzun olmayacak. belki bırakacağım, tükendiğim vakit. o zamanlar, taşın taşa küstüğü andır. toprak, bırakır çiçeğin ellerini; kainat yutar tüm mucizelerini. işte o zaman bakmam yansımana, sevmeyi bilmezken sevilmeyi daha hiç

kırmızıyı söylemeyin

geceye baktım, en kırmızı, içtiğim şaraptan daha da kırmızı gözlerimle. sigaramdan dumanlar, beyazımdaki kılcallara, alev alev. kana boyadı ufkumu. öyle korktum ki sorgulardan, ihmallerimin sonuçlarından. başımı her eğdiğimde, kan ağladım. uykusuz kaldıkça, uykudan korktum. sessizleşti tik taklarım. oda ve balkon arasında dokuduğum mekikler. belden yukarım sokağa sarkarken, beni kimse görmesin. bulanık gözlerim görmesin hiçbir terk edilişi. görmek istemiyorum aynı kabusları. hiçbir metal tepsi taşımasın o kimyasalı. hayır, bir daha kaldıramam. korkusu bile çok ağır. söylemeyin, kırmızının felaketin çağırıcısı olduğunu. bu korku karnımı ağrıtıyor. hangi teselli ferahlatacak beni? aldansam belki bir söze. kimde var o güç? bıraksam ya kendimi, başım dumanlı, midem bulanırken. yansam yıldız gibi, aldanışlara. bilsem etten ayrılmayacağını. sızmasa içten içe zarara. yalanları gerçek yapsam, bir an için, mutluluğu çalsam; o uzak masallardan. tembihlesem t...

Cuma

Haftanın tüm yorgunluğunu omuzlarına yüklemiş cuma akşamında yürüyorum.  Tü m bıkkınlıklarım boğazımda düğümleniyor.  Zihnim tatil planlarını sığdırabileceğim hafta sonunu atlayarak, gelecek hafta başının telaşını bana hatırlatmaktan kendini alamıyor.  Koşuşturmanın içinde, anda kalamıyorum.  Zamanın pişmanlıklarını harcıyorum.  Hızlı yürüdükçe düşüncelerimden kaçabilecekmişim gibi, adımlarımı sıklaştırıyorum.  Yine sokak lambaları bana "her zamankinden lütfen" diyeceğim yalnızlığı veriyor.  Kol kola girmiş kahkahalara sırıtıyorum.  Benim için de eğlenin.  Ben bir sokak sonra solacağım.  Tahta bir ev ve yayları çıkmış bir yatakta. 

bebek, hep uykusu geldiği için ağlar

defalarca boşalacak, komodinindeki sürahi. yutkunamadığın rüyalara, uykular küsecek. hiçbir hikaye senin olmadığı için, sönecek anlatımların. kana kana arzuladığın serüven, çöle kuruyacak. iğnelerinin gösterdiği hiçbir yön serabı bulmayacak. sanrıların oyunu ve karaciğerin iflası. halsiz kollarının sardığı geçmiş, dönüp dönüp kafana vurduğunda kabzasını, pıhtılar akacak gömleğine. gözbebeklerin kadar koyu, ciğerini kusmuşsun gibi, parça parça. kimsenin söylemediğini sandığın kelimeler duyulacak, kimsenin inanmadığı bebeklerin ağlayışı. hep aynı. hep uykusu geldiğinden. yarım bıraktığın uğraşlarla, farklılıklara kandın, suratlarda. uzun yolu sevmediğinden, kusturdu dönemeçler, raylara, paslı paslı. uyandırmadı hiçbir düdük sesi. bağlı gözlerinle, aç kaldın. kulağının duyduğu sadece, yastığa koyduğunda, nabzın. üniformalar farklı renkteyken bile, hep aynı. trende maphus ya da zindanda yolcu. döve döve kazandı, yanılgı. revirlerde ağlattı pişmanlığın. hep ağlad...

gamble

gidemeyiz, her akşam zarların döndüğü masada, cinayetin izleri var. çiğneyip tükürdüğün karanfil, ayağını kaydıracak. ayakkabısız gezmediğin odalarda, pişman edecek seni yatay ışık. o sandalyede oturduğun, çok belli, senelerce o kolçağı kavrayan küt parmaklar, senden başkasının değil. beyaz elbiseli adamlar girecek, seni soymaya, yeşilinden. soğuk metale oturtacaklar, jilet takımın kırışacak. mektuplar almayacaksın. sövgüler yatağına kadar gelecek, sabahlara kadar döneceksin. altın zamanların, hayale dönüşecek.

o kadar hayalim yoktu

asansörde kaldım bu sabah. telefonumu unuttuğumu fark etmiş, tekrar eve çıkıyordum. birinci kata gelmeden, hop bir sarsılma ve karanlık. anlamadım ilkin. sonra bir heyecan. asma katı bulmuş şansım, pürüzlü beton dikili karşımda. burundan beş diyafram nefesi alınca, paniklememe değecek kadar hayalimin olmadığını hatırladım. çöktüm yere. cebimde peçete, buruş buruş; makineye atarken orada unutmuşum. çiğnenmiş bir sakız ve çakmak. sakızı ayıramadım kağıttan. çakmak epey oyaladı beni, ateşe danslar, oyunlar yazdım. sahne yarım kaldı ama, fazla eğilmişim, yüzüme düşen minik saçlarım yandı. kafama vurdum sonra biraz. söndüler. içim titremeye başladı bir anda, ritmik, bir şarkı gibi, sağ boşluğumda. elimi attım, iç cebimde, cep telefonum. operatörüm arıyor, reddettim çağrıyı. bomboş geldi o an her şey. hep böyle dikkatsizdim. sesler geldi dışarıdan, beni kurtaracaklarmış. neyden? iki saat sürdü çalışma. uykum geldi, tam kafamı koyacaktım, hareket ve ışık geldi. aydınlı...

ekmek ve gazete

jaluziden ahşaba yansıması, şerit şerit. işten ve hayattan kovulanlar, akşam güneşiyle uyanırlar. alttan ikisi kırık,  sol kaburgam.  mavi kuşun kuyruğu sıkışmış.  zor fark ettim, tel tel olmuş, toza kaçmış.  iki kadeh viski, buzsuz; biri bana, diğeri bağlı ellere.  çıplak tene, kahverengi battaniye.  ne kadar üşenmiş.  bulaşıklar lavobada,  çağdaş sanat.  evim, biletsiz müze.  gelsenize.  istanbul'da sular akmıyor. tarlalara göç başlar.  trajik.  kim değiştirdi rotayı? ağacıma gri dikmişler.  kazınmaz artık gövdelere, yüreğe sığmayanlar.  ne saçma.  hatalar yapacak saf aşıklar,  aynı çizgide duramaz.  yakın onlara sigaraları.  perşembeden cumartesiye.  çamaşır günü ve aidat. para çıkmaz çocuk, git bana ekmek al.  kuşlarla bölüşürüz.  mavi değil.  sular akmıyor yine istanbul'da, hangi yüzyıldayız? elle...

intikam

saçımdaki siyah aktı sevişirken, terimle. adımı veren girdap, dönüştü kanatlı sülüğe. girintili yollar, uğultu, savaş, bayrak direği ve liman. yabancı dilde mavraları ve aşüfteleri silerken aklından. sıtma bu sefer tanıdık topraklarda. baş ağrının ilacı yok. hemşire fantezileri kanlı kostümlerde. girdim kulağından, sıcak zift. beyninde kahkaha, disko topu ve rakslar. zırla bebek, zırla fetüsün bu canavara dönüşene kadar çektiğin tüm acıları hatırla. derindeki her gerilme, her büyüyüş, uzayan kemiklerin. kaldıracağım tüm virgülleri sanrıları gerçeğe çağır, zeplininden atlarken bir iki üç üç iki iki ipine sarıl ve lanet çukurunda kendi pisliğinde, kamışından sızanla üre seni gözlerin açık deşecek böceklere. boğul tek nefeste. imdatsız, sirensiz. son vuruşumda. topuklu ayakkabılarımla geçeceğim üzerinden. kaçık kafam ve salak kilotlu çorap. o adam kolumda, adamlar, güçlü bilekleri ve sözleriyle. kıvranışın yatakların ve zevkin sesinde. elektrik fışkıran prizler ve cızırt...

çok güzelsin jouline

çok güzel bakıyorsun, sabaha karşı doğuşunda bir şuhluk. ışığı öyle süzüyorsun, kare kare. eteklerin olsam, güzel bacaklarına çarpan. kalın bileklerin umrumda değil. paletteki en güzel renklersin. bakır buklelerin. sonbaharda üşüyen ensende. en sıcak dansın notasısın. cürretkar kahkahaların. o şiirden çıkmışsın, elinde sigaralığın. şu kinin de olmasa, çok güzelsin jouline. bordo sürmeli gözlerin.

narkoz

kasalara yükleyin, merdiven altındaki son dozları. göz bebekleri mısır'a kadar. paçavralar yatak. cam gibi soğukta, hülyalar. damar damar, elindeki idare lambası. uykuyu doğur, lekeli çarşaflara. sidik ve kan. leş heykeller. geri sayımsız fırlatma. uyuştu hücrelerin. çakmak ve metaller. rüyasız uykuya. tuvalete girmeden, bir peçete ve kolonya şişesi. para peşin, vur başını metalin, şeffaf plastiğe. selamsız. aynalar siyah lekeli, kenarı kırık. kapılara yaslan, kapanmayacak. birkaç dakikaya, rüyasız uykuya. uyanırken, kus midendeki pamuğu.