yangın
hep arada kalmadık mı?
gitmek,
kalmak,
uykuyla uyanıklık,
doğum ve ölüm.
yan yanayken bile,
gözümün içine baktığın saniyeleri sayıp, korkmadın mı?
daha fazla bakmak,
derine akmak...
sıcaklığımı hissetmek için, yanımdaki raflara davranmadın mı?
hiç aldatmadın mı?
seni boşluğa zincirleyen bağların.
izleri, bileklerinden kalbine yol.
yandığını gördüm o arafta.
erken verilen hükümler ve ağır cezaları.
yanıyordu gözlerin, tenin.
seni istemeyi biliyordum.
olmaması gerektiği, beni ateşliyordu.
bitmedi o gece.
gevşedi zaman,
terledikçe saçların.
inanmadık ikimiz de yalanlarına.
yine de alamadık kendimizi oyunlar oynamaktan.
istemeyerek söyledin, inanmayarak anladım seni.
kendimi denedim.
sakin kalmaya çalıştım,
gece en sessiz yalnızlığını ayyuka çıkartana kadar.
sonra duyduk ya o tiz zılgıtı, aynı anda.
işte bakmayacaktın bana öyle, o anda.
beni benden iyi anladığını o denli yansıtmayacaktın.
sen de ele verdin kendini.
titredi için, bırakacaksın kendini diye.
yersiz ama hak verdiğim bir korku.
buğulandı oda.
bildiğimiz saklı gerçek,
artık çıplaktı.
adımlarım daha sağlam bastı.
sıcaklığın kızıl rengine bürüdü maskeni.
baktın ya bana,
dudakların da nasibini aldı uzun süre, o araftan.
kaldın bende, hafif aralanmış.
sana bakmaktan kuruyan kirpik diplerim gibi,
kuru kuru.
zor bir nefes,
adem elmasın ve zamanı donduran hareketi.
fısıldadın,
"tablo gibisin".
çok zordu.
doğum ve ölüm, işte tam o andı.
ilk kurşun.
titreyen nefesin,
kesip attı bir anlık; bağlarını.
kül ve barut,
kokuna karıştı.
aşkın kokusu.
iki sarhoş kuş.
keşke bilmeseydik, birbirimize hiç dokunamayacağımızı.
bu çileli yaralanmaya ancak koyu bir sevişme yakışırdı.
biz ise soğuk namlunun gerginliği ve ruhani sevişmelerle kaldık.
hiçbir şey için pişman değilim.
yetinmek benim sanatım.
senin bana, gece yarısı uykulu gözlerle; nasıl romanımın sayfalarını çevirmem gerektiğini öğrettiğin gibi.
anı defterime kazıya kazıya öğrendiğim.
bir büyük adım attık
ama hala çarktaydık.
o kadar farkındaydık ki gerçeğin,
kelimelerle oynamak ahmaklık olurdu.
biz sadece aşkın ahmaklığına ışık yaktık.
gözyaşı maskesiyle sonsuz pandomimi başlattık.
kırmızı elbisemle sana baş döndürücü tangumu yapmak isterken...
neler dönüyor kafanın içinde?
ah neler dönüyor o güzel kafanın içinde, öyle iyi biliyorum ki...
sessizliğimiz aynı hisleri akıttı,
çaresizliğinden nereye koyacağını bilemediğin ellerine.
nefeslerin düeti başladı.
kontrolü öyle güç ki akımın.
bu heyecanla o tahrik ediciliği önlemek...
hem bu kadar isterken,
hem bu kadar doğasını unutmuşken.
aradayız.
ne bitmez zaman,
keşke bitmese seninle geçirdiğim şu an.
tüm sonuç tahminleri faciaya çıkıyor.
sen ve sensizliğin ayrımı.
tek cümlen hala yankılanıyor kulaklarımda.
sana bir nida dahil veremedim.
öyle korktum ki büyünün bozulmasından.
ne çocukça bir korku.
beni dönüştürdüğün çocuk bile ne tatlı.
yakıcı kimyasal çevrelemiş tümden bizi.
dışa koruyan,
bizi iç içe, içten içe kavuran.
olmayacak şeylerin,
ihtimaller deviniminin evliliği.
seninle olan hiçbir şey yetmedi.
ve hiçbir şey yetmedi seninle olan sayılı anlarım kadar.
gitmek,
kalmak,
uykuyla uyanıklık,
doğum ve ölüm.
yan yanayken bile,
gözümün içine baktığın saniyeleri sayıp, korkmadın mı?
daha fazla bakmak,
derine akmak...
sıcaklığımı hissetmek için, yanımdaki raflara davranmadın mı?
hiç aldatmadın mı?
seni boşluğa zincirleyen bağların.
izleri, bileklerinden kalbine yol.
yandığını gördüm o arafta.
erken verilen hükümler ve ağır cezaları.
yanıyordu gözlerin, tenin.
seni istemeyi biliyordum.
olmaması gerektiği, beni ateşliyordu.
bitmedi o gece.
gevşedi zaman,
terledikçe saçların.
inanmadık ikimiz de yalanlarına.
yine de alamadık kendimizi oyunlar oynamaktan.
istemeyerek söyledin, inanmayarak anladım seni.
kendimi denedim.
sakin kalmaya çalıştım,
gece en sessiz yalnızlığını ayyuka çıkartana kadar.
sonra duyduk ya o tiz zılgıtı, aynı anda.
işte bakmayacaktın bana öyle, o anda.
beni benden iyi anladığını o denli yansıtmayacaktın.
sen de ele verdin kendini.
titredi için, bırakacaksın kendini diye.
yersiz ama hak verdiğim bir korku.
buğulandı oda.
bildiğimiz saklı gerçek,
artık çıplaktı.
adımlarım daha sağlam bastı.
sıcaklığın kızıl rengine bürüdü maskeni.
baktın ya bana,
dudakların da nasibini aldı uzun süre, o araftan.
kaldın bende, hafif aralanmış.
sana bakmaktan kuruyan kirpik diplerim gibi,
kuru kuru.
zor bir nefes,
adem elmasın ve zamanı donduran hareketi.
fısıldadın,
"tablo gibisin".
çok zordu.
doğum ve ölüm, işte tam o andı.
ilk kurşun.
titreyen nefesin,
kesip attı bir anlık; bağlarını.
kül ve barut,
kokuna karıştı.
aşkın kokusu.
iki sarhoş kuş.
keşke bilmeseydik, birbirimize hiç dokunamayacağımızı.
bu çileli yaralanmaya ancak koyu bir sevişme yakışırdı.
biz ise soğuk namlunun gerginliği ve ruhani sevişmelerle kaldık.
hiçbir şey için pişman değilim.
yetinmek benim sanatım.
senin bana, gece yarısı uykulu gözlerle; nasıl romanımın sayfalarını çevirmem gerektiğini öğrettiğin gibi.
anı defterime kazıya kazıya öğrendiğim.
bir büyük adım attık
ama hala çarktaydık.
o kadar farkındaydık ki gerçeğin,
kelimelerle oynamak ahmaklık olurdu.
biz sadece aşkın ahmaklığına ışık yaktık.
gözyaşı maskesiyle sonsuz pandomimi başlattık.
kırmızı elbisemle sana baş döndürücü tangumu yapmak isterken...
neler dönüyor kafanın içinde?
ah neler dönüyor o güzel kafanın içinde, öyle iyi biliyorum ki...
sessizliğimiz aynı hisleri akıttı,
çaresizliğinden nereye koyacağını bilemediğin ellerine.
nefeslerin düeti başladı.
kontrolü öyle güç ki akımın.
bu heyecanla o tahrik ediciliği önlemek...
hem bu kadar isterken,
hem bu kadar doğasını unutmuşken.
aradayız.
ne bitmez zaman,
keşke bitmese seninle geçirdiğim şu an.
tüm sonuç tahminleri faciaya çıkıyor.
sen ve sensizliğin ayrımı.
tek cümlen hala yankılanıyor kulaklarımda.
sana bir nida dahil veremedim.
öyle korktum ki büyünün bozulmasından.
ne çocukça bir korku.
beni dönüştürdüğün çocuk bile ne tatlı.
yakıcı kimyasal çevrelemiş tümden bizi.
dışa koruyan,
bizi iç içe, içten içe kavuran.
olmayacak şeylerin,
ihtimaller deviniminin evliliği.
seninle olan hiçbir şey yetmedi.
ve hiçbir şey yetmedi seninle olan sayılı anlarım kadar.
Yorumlar
Yorum Gönder